Yayıma
hazırladığınız "Serseri Standartları Sempozyumu" adlı yeni romanınızda,
okurlara ve yazın insanlarına, yaşamın gizli bölümlerinin, "serseri" olmanın,
gayrı resmi tarihin inceliklerini sunacağınızı düşünüyorum. Deniz insanlarına
ve "Rumelihisarı"na yakınlığınızın eseriniz üzerindeki etkisini merak ediyorum.
Sevgili Zafer, bir insanın doğup büyüdüğü dolayısıyla yaşadıklarını duyumsadığı
yer, ki o insan edebiyatla uğraşıyorsa, çok önemlidir. Bunu, yeni bir şey
keşfetmiş gibi söyleşinin hemen başlarında muştulamak safdillik olur. Coğrafya
ve onun yavrusu mekân yaşanılan zaman aralığında yazan kişinin eserlerinde
görülür. Bu zaten kaçınılmazdır. Ne yazacak ki Anadolu'da yaşamış bir şair veya
düzyazıcı? Afrikanın Serengeti düzlüklerini mi, Gobi çölünü mü? Belki yazar
ama, ancak gezi notları olarak... Basitçe bu gözle bakıldığında benim için iki
doğum yeri vardır: İlki anamdan doğduğum Bursa, ikincisi, yaşam bulduğum
Rumelihisarı. Ama hangi Rumelihisarı? Tabii ki, eskisi... Birazdan sana
anlatacağım Rumelihisarı yani Orhan Veli'nin Urumelihisarı... Rumelihisarı'nın
bitişik yazılmasını istiyorum. Her ne kadar kale ve yerleşim alanından
yazılarımda birleşik ve ayrı ayrı yazarak söz etsemde, ben simge mekân olarak
kaleyi aldığımdan, birleşik yazıyorum.
Her neyse... Rumelihisarı benim ikinci doğduğum yerdir. Üniversite eğitimi için
geldiğim İstanbul'da tesadüfen taşındığım şirin bir Boğaz köyüydü eskilerde
Rumelihisarı. Taşındığımda, "Sen buranın suyundan içtin ve kıçına Hisar suyu
değdi, artık buradan ayrılamazsın" demişlerdi de inanmamıştım. Hakikaten öyle
oldu. Sanki bir işe gidermişçesine, ayaklarım istemsiz beni sürekli oraya
çeker.
Bir gün, sabahın erken saatleri, okula gideceğim. Caminin altında bir kahve
var. Sahibi de aynı zamanda balıkçılık yapıyor, sonradan öğrendim. Kahve
balıkçılar için sabahçı. Köyün tek pastanesi de açılmamış. İmalâthanesine gidip
iki poğaca aldım, gittim kahveye. Oturup bir çay söyledim. Tam içiyorum, kapı
şiddetle açıldı. İçeriye, geniş omuzlu, çıkık çeneli orta yaşlı bir adam girdi.
Atletikti adam... Kahvede sessizlik oldu. Okey taşları sustu, "sıra sendeler!"
sessizliğe bürüdü. Çenesi çıkık adam, geniş ağzını açarak, "Ulan!" dedi, "ulan
bana pezevenk diyorsunuz. Siz nesiniz ulan?.." Masalardakileri tek tek
göstererek, "Ulan... Senin karını şu -aynı masadakilerden biri- .ikmedi mi?"
Devamla, başka birini göstererek, "Seni daha yeni yetmeyken, şu karşında oturan
gavat kasnaklamadı mı?" dedi ve konuşması böyle onbeş dakika kadar sürdürdü.
Dolayısıyla kahvede oturanları bana bir bir tanıtmış oldu. Adam çekip gitti.
Herkes, hiçbir şey olmamışçasına oyununa devam etti, çaylar höpürdetildi,
kahveler yudumlandı, ağızlar şapıtadıldı ve arka masalardan cılız bir ses duyuldu:
"Namus götte olsaydı, bir osurukta çıkardı!..."
İşte Zafer kardeşim, o an, ‘burada yaşam var' diye, düşündüm. Neyse, madem
Rumelihisarı'nı son kitabımla ve çıkmış hikâye kitabımla bağlantılı sordun, ben
yine o zamanlara döneyim istersen.
O zamanlar İstanbul'un tamamı olduğu gibi Boğaz'da çok güzeldi. Bırak
öğrencileri, kimse için açlık, diye bir dert yoktu. Çünkü, deniz vardı
kurtarıcı olarak ve şimdilerde olduğu gibi kısır değildi, doğurgan bir başka
anadoluydu deniz... Oltasını alan kıyıya koşar, balık yakalardı. "Cürüm", bazı
yerlerde değişik olarak "corum" olduğunda, balıklar neredeyse karaya
çıkarlardı. Sen, şimdi cürüm ne diyeceksin? Cürüm, canavar yani büyük balığın,
küçük balığı, kanal suyundan çıkarak, denizin yüzeyine yönlendirerek,
kıstırması... İnanmayacaksın ama deniz kabardığında elimle çok balık yakaladım.
Yüzüme şakın şaşkın bakıyorsun. Baban da balıkçı, bir sor bakalım neler
anlatacak sana... Neyse, bunları şimdilerde anlattığım da, yüzüme aval aval
bakıyor insanlar. Balıklar sayıldığında çift tabiri kullanılırdı. "Üçyüz çift
yakaladım..." gibi. Tesadüfen verdiğim bu rakkam, kıyıdan oltayla yakalanan
lüfer ve şürekâsı için, sakın yanlış anlama, donanımlı tekneler için değil bu
sayı.
Manyatlar çekilirdi, ağlar balıkları taşımazdı ve ağın ağır yükünden balığın
yarısı tekrar geldiği yere, denize dökülürdü. Keten urgan kullanırdı balıkçı
milleti teknelerinde, icat olan nalyon, sonraları ip olarak donanımlara girdi,
mertlik bozuldu. Çünkü keteni ustalıkla örerdi balıkçı milleti. Velhasıl
plastik, pet şişe, met şişe yoktu. Yüzmeyi öğrensin diye kolundan denize
sıpıtılan çocuklar, güneşi davet eden asfaltta ısınır ve insanlar tek tük
geçen, gelecek ilk arabanın plâkasının son rakkama tek-çift tutuşurlardı. Her
şey güzeldi... Paylaşım vardı. Balığa çıkıldığında hasılat, yapılan masraflar
çıktıktan sonra, eşit dağıtılırdı. Bu, paydı ve dediğim gibi eşit üleşilirdi.
Boğaz'ın bazı köylerinde olduğu gibi, tekne payı, küpeşte payı, bok püsür payı
yoktu.
Ben gelincik avlamasını severdim. Sepetle yakalandığı için zahmetliydi ama
hafta boyunca süren, geceli gündüzlü çalışmada, hayaller kurar, Boğaz'ın hangi
kıyısında olursak olalım, gecenin karanlığında ötegeceye bakar danteller
örerdim. Balığa çıkmadığımız zaman midyecilik yapardık. Benim midye pilâkim
meşhurdu, halende öyle. Alaşımında; kereviz yaprağından ekşi eriğe, asma
yaprağından beyaz şaraba kadar otuzdört katkı vardır ve tam tamına sekiz saatte
pişiririm.
Hikâyeyi fazla uzatmayalım, deniz benim kurtarıcım oldu. Herkesin sığınacak bir
insanı ve limanı vardır. Benim için de deniz vardı. Ne zaman darda kalsam, ne
zaman sıkılsam ona sığındım. O, benim içim sığınılacak en güzel ve
keşfedilmemiş bir limandı. Ondan karnımı doyurdum, para kazandım ve hayatın
başka yanının varlığını denizlerden öğrendim. Örneğin, denizle uğraşanların
konuşmadıklarını, sessiz kaldıklarını, kalpleriyle konuştuklarını ve kürek
çekerken bile denizi incitmemek, uyandırmamak istercesine, kürekleri suya
nazikçe yatay sokup, dik çektiklerini o kadar iyi biliyorum ki...
Velhasıl Zafer kardeşim, az önce yukarıda da dediğim gibi, deniz benim
kurtarıcım oldu her anlamda.
Çoktandır deniz bitti Boğaz'da. Seksen civarında balık türünde üç-dört tane
kaldı. Avrupa'nın çöpü, pisliği, kimyasal artığı Tuna nehri yoluyla
Hoyratdeniz'e, oradan da, Boğaz yoluyla diğerlerine akıyor. Eskiden dalardık,
denizin dibi on-onbeş kat midye tarlası... Şimdi dibi görmenin imknı yok. İki
metre kalınlığında balçık tabakası var. Denizi öldüren deterjan ve türevleri.
İnsanlar^bunun farkına daha yeni yeni vardı. Denizi biten yerde hayat da olmaz.
Neyse bu kadar çevre duyarlılığından sonra biraz daha sadede gelelim.
Anlattığım eski ortamlarda Rumelihisar milleti sahildeki iki cami arasındaki
dar şeritte, ama bilge anlamda, kıyıda iskelenin yanında ve sandalların
arasında öbeklenerek, masa olarak kullandıkları limon sandıkları ve faş
tahtaları üzerinde içkilerini içerlerdi. Sofralar mütevazi, sohbetler
çelebiceydi. Onların arasına karışmam çok zaman almadı. Sürekli alkol
kullanmalarına rağmen, davranışlarında hiçbir amiyanelik gözükmezdi.
Konuşmalarında öğreticilik, bazılarında bilgelik vardı ve yalnızlardı.
Zafer...
Bu insanlar yaptıkları derme çatma tek kişilik kulübelerde ve bazıları da
sandallarının üzerlerini kapatarak içlerinde yaşıyorlardı. Yalnız yaşayan bu
insanlar, yine yalnız öldüler. Biri öldüğünde; diğerleri, birbirlerine "Sıra sende!.."
diye, takılırdı. Böyle diye diye, anlamsız bu dünyadan göç eylediler. Korsan
Salih'i kulübesinde kokuşmuş, Mavişim'i yine kulübesinin önünde köpekler
didiklemeye başladığında, Ayşe Kaymak telefon kulübesinde donmuş, Sevgili
kardeşim Sarı Remzi'yi denize düştükten onaltı gün sonra bulduk. Bu verdiğim
isimlere daha birçoğunu ekleyebiliriz. Kendi istekleriyle toplumun dışına
çıkmış "öteki" insanlardı ve mevcut yaşama karşı gerçekten itaatsizdiler. Bütün
bu anlattığım özellikleriyle aynı zamanda merhametli ve adaletli insanlardı.
Onlar, yalnız ve "Çokpaltolu karnıbahar gülleri" olarak, dünyanın en zor
mesleği olan serseriliği, yani ‘başıhoş'luğu, ‘seribaşlı'ğı, dolu dolu yaşayıp,
uzun ve duraksız yolda sürekli yürüdüler...
Onlarla yaşadım, onlara saygı duydum ve bu saygı hep sürecek.
İşte Zafer kardeşim. Anlatmaya çabaladığım ortam ve kişilerin özelliklerinin
belki binde biri nacizane bunlar. Yer ve mekân olarak Rumelihisarı ve "Bilge
Serseriler" öykülerime ve romanlarıma belli tarihsel dönemlerde konuk oldular.
Bu yılın Kasım'ında çıkacak olan yeni romanım "Serseri Standartları
Sempozyumu"nda da konuklar. Daha fazla anlatmayayım. Okura da bir şeyler
kalsın.
Anlatılarınızın hepsinde bir nakkaş
titizliğiyle işlenmiş cümleler ve "odaklanmalar" var. Okurlar yoğunlaşmak,
mutlak bütünleşmeyle konsantre olmak zorundalar. Eserinizin gizlerini ve
ahengini kavramak için tutsak olmak gerekiyor. Hep sordum ve sormaya devam
edeceğim: "Dil" üzerine düşünceleriniz ve önermeleriniz nelerdir?
Zafer kardeşim, sorun için bir kitap yazılabilir...Türk Dili'nin önemi ve ona
saygılı davranılması gerektiğinin dışında bir şeyler söyleyerek giriş yapmak
istiyorum. Dil için ilk söylemem gereken şudur: Bir edebi eserin, yerelden
evrensele ulaşabilmesi için bana göre üç temel unsur var. İlk önce o eserin
yayınlandığı ülkedeki eleştiri, dolayısıyla eleştirmen, mekanizmasının yerleşik
bir gelenekten gelerek gerçekçi olması.. ikinci olarak, zaman.. son olarak da,
belki de en önemlisi, sorduğun "dil"... Burada bunları söylerken, evrensele
gitmedeki diğer koşulları, örneğin bir cemaat üyesi, lobi faliyetleri gibi
unsurlardan söz etmiyorum. Gerçek edebi eserin yolunu, seyrini, gerçekten
geçerek bulmasından söz ediyorum.
Camus'un bildik bir sözü var: "Vatanım Fransız dilidir" diye... Bu söz günümüz
şair ve yazarlarını tümden belirler. Bizimde yaşadığımız topraklarla özdeş
saymalıyız güzel Türkçemizi. Sakın milliyetçilik anlamında anlaşılmasın. Çünkü,
Türk'ün tanımı Türkçe'dir ve Türkçe'nin sınırlarında biz edebiyet yapanların
nöbet tutması gerekir. Bir cümlenin içinde Farsça, İngilizce, Türkçe, Öztürkçe,
Fransızca kullanan züppe yazarlarımız var. Hatta, yeni yeni icatlarda bulunarak
eserlerini(!) önce İngilizce yazıp, sonra Türkçe'ye çevirenler bile var. Yani
bu topraklarda yaşamış, soluklanmışlar, gelenek, görenek, folklordan
faydalanmışlar, tahsilden bahsetmiyeceğim çünkü yüzde doksanı misyoner okulu ve
benzerlerinden mezun, o misyonla yetiştirilmişler. Bütün bu arkadaşlar
yazdıklarını kısa yoldan evrensele taşımak istiyorlar, ama bilmiyorlar ki,
belki de çok iyi biliyorlar, edebiyatta zaman mevhumunun en iyi ilaç olduğunu.
Bir binanın beşinci katından iki türlü inilir. Asansöre binersiniz veya
merdivenleri kullanırsınız veya balkondan kendinizi boşluğa bırakırsınız. Son
önerme bir saniye, ilk önerme iki, üç dakika. İki türlü inmenin sonucunu herkes
çok iyi bilir.
Ben dil bilimcisi değil; metal, metalurji mühendisiyim. Tüm yazanlar gibi
Türkçe'yi bir dilbilimcisi kadar bilerek yazmıyorum. Sadece Türk Dilbilgisi
yazım kurallarını biliyorum ve onu da yaza yaza öğreniyorum. Türk Dilbilgisi
uzmanı olarak yazmaya çalışsam kendime özgü bir yazı dili çatısı
oluşturamıyacağımı da çok iyi biliyorum. Şu örneği verebilirim. Sait Faik'in
1937'lerde yayınladığı hikâyeleri günümüzde zevkle tekrar tekrar okunuyor ve
liselerimiz de dönem ödevi olarak edebiyat öğretmenleri tarafından öğrencilere
veriliyor. Şimdi, edebiyatla ilgili herkes tarafından çok iyi bilinir ki, Sait
Faik'in dili pürüzlüdür, çapaklıdır. Hadi bakalım onu çapaksız hale getirin,
bir törpüleyin bakalım ortaya ne çıkacak?.. Ne çıkacağını ben sana söyleyeyim.
Şiirinden uzak bir ucube düz metin, sadece o kadar. Silkelenerek, bütün
meyvaları yere dökülmüş bir hüzünlü ağaç. O kalır geriye, kofluk kalır. Ben,
yazarken yazıdaki dilin ruhuna önem veririm. Ruhu öğreten bir okul yoktur. Ama
dilbilgisini öğrenmek, normal bir insan yapısına, en fazla üç aya mâl olur.
Şimdilerde, yaşadığımız garipliklere, her gün bir yenisi daha ekleniyor sevgili
Zafer kardeşim. Roman ve öykü yazma okulları, atölyeleri... Geçenlerde bir
nikâh töreninde hayli şık bir bayanla tanıştırıldım. Tanıştırılmamın sebebi
romandı. Süslü ve şık bayan, kendisinin de roman yazdığını ve bunun için ismi
saygın özel bir üniversitede roman yazma dersi aldığını söyledi. Şaşırıdım,
çünkü, dersin ücreti o kadar yüksekti ki... Şaşkınlık içinde, bu kadar yüksek
derse herhalde ülkenin saygın romancılarından birinin ders verdiğini
düşünürken, genç Türk romanına yeni ufuklar açacak olan filizi burnunda kadın
yazarımız, dersin bir fotoğraf sanatçısı tarafından verildiğini söyledi.
Fotoğraf sanatçısının ismini ilk kez duyuyordum. Duysam ve çok ünlü olsa ne
olacak? Bütün bu olan hokkabazlıkları yadsımamak lazım. Gün gelecek bir ressam
makreme, bir makremeci roman, bir romancı fotoğraf, bir fotoğrafcı hât dersleri
verecek. Üniversitelerde, parayla cebir-geometri, bilgisayar dersi verilir
gibi, roman yazma, hatta şiir dersleri veriliyor Bunların içinde edebiyat için
en gerekli unsurlardan, üç saç ayağından biri olan dil de var. Yani ruh
dersleri veriliyor. Bunlara o kadar çok gülüyorum ki... Bir insanda göz
olmazsa, matematik bilgisi olmazsa, ruh olmazsa velhasıl yazı yazmak için
gerekli donanımlar olmazsa, o insana ne verilebilir ki... Rahmetli Kocaanam
derdi ki, "Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut..." Ne diyeyim? Ulu Manitu'nun
yazmaya hevesli paralı insanları, bunların şerrinden kollamasını dilerim.
Biz edebiyat yapmaya çalışanların kompozisyon ve şiiri, onun; kanı, canı olan
dili vasıtasıyla, kendi mecrasından ağırlıyla, akışıyla bulunduğu yükseklikten
yere indirmemiz gerekir diye, düşünüyorum. Bırakalım yazı sarhoş düşsün kâğıda.
İşte o zaman, metin kolunu bacağını kırmaz. Çünkü, yazı ayık olursa kendini
korumaya kalkar ve bir taraflarını incitir düştüğünde...
Zafer kardeşim. Ben, dil neyse odur diye, düşünüyorum ve bunu değiştirmeye yeni
yeni icatlar çıkartmaya kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. İkinci romanım
Cimri Kirpi'de de buna sadık kalarak, üç Türkçe dil kullanmaya çalıştım.
Birincisi, ben anlatıcı dille Cimri'nin zindanda tek başınalığını, dokunulma
korkusuyla ‘bekleyişi' veren dil. İkincisi, tanrı gözü dil, ki bu genel
olayları sundu. Üçüncü olarak, tarih yazarı karganın dedesinden kalma deftere
tuttuğu günlüğündeki o zamanın -1277'ler- Fars ve Arap edebiyatçılarının anonim
dilin Türkçe'ye uyarlanışı. Soruna dönersek, Tabii ki, benim Türkçem saygılı ve
tedirgindir. Sadece bu roman için söylemiyorum. "Kara Büyülü Uyku" ve "Nehirler
Denize Kavuştuğunda"yı hep böyle yazmaya çalıştım. Hata yapmamam gerekiyor bu
konuda ve kendilerine yazar denilenler için geçerlidir, diye düşünüyorum. Cimri
Kirpi romanında işlediğim, Karamani Mehmet Bey'in, Konya'ya girip de söylediği,
"Dilinize hâkim olun, diline hâkim olamayan yurduna da hâkim olamaz..."
temasını incelerken, tabii ki, bugüne göndermeler yaptım. Karamani Mehmet
Bey'le Albert Camus'un yaşadıkları zaman farkının genişliğine karşın
söyledikleri arasında bir benzersizlik var mı?
Dilimin içrek olmasına ayrı bir özen gösteriyorum. Bu zaten dünyanın algısı
değil midir? Burada yoğunluk da önem taşır. Nasıl bir yoğunluk? Bilinçdışını,
bilince ekleyip çözmeye çalışmak... Dilin anlatıcı olan yanı her zaman bilincin
altından ilerleyen bir yapıda değildir. Benim anlatımım arada kalan bir yazı
dili. Biliyorsun Zafer, dilin ilk kullanımı doğa ile denenmiştir. Bilginin ilk
kullanımı ise eylem, doğa ve yazıyla... Kaynakların hepsiyle mümkün yazı.
Yaşadığım hayat, yaşam tarzım ve duruşumla bakışım. Bunları aşmaya çalışan
yazılar yazmaya çalıştım. Bihassa ‘Öküz' dergisindekiler. Yani, insanların
içinde olarak, onların enerjisini de katarak yarattıklarım. Bu benim yazı ve
dil tarzım. Unutmamak gerekir ki, yazarın amacı, kendi diliyle, kendi öyküsünü
didiklemektir önce, böylelikle herkesin öyküsüne de ulaşabilir. Sayfalar
arasında dilimi en iyi kullanmaya çalışarak yapmaya çalıştığım, yazmaya
çalıştığım budur. Bu kendimle birlikte gelişmeme açık ve öyle öyle zamanla büyüyecek.
Zaman hızla akıyor. Yazan bir insanı gerçekten rahatsız ve tedirgin ediyorsa
dil ve onun talebeleri kelimeler, o insan gerçekten yazdıklarına karşı samimi
olmak zorundadır.
Dünyanın çözümsüzlüğe olan gidişatını belki de dil kurtaracak. Peki nasıl bir
dil? Belli başlıklar altında, sorduğun sorunun sonu için, toparlamaya
çalışayım:
Bence, dil yalnız, tıpkı çizgi roman kahramanı Red Kid gibi son karesinde atını
güneşin batışına süren yalnız inek çobanı gibi yalnız.. Yalnız ama hovarda
olmalı. Bu hovardalık kesinlikle o anlık da olsa itaatsiz ve denetlenmeyebilir
şevkâtini esirgememeli sevgilisinden...
Bence, dil Kibele gibi olmalı. Kırılgan ve kelimeleri birbiri içinden
kendilerini doğurabilmeli. Doğanlar ve doğuranlar birbirlerini her ihtimal ve
olanağa açık tutmalı...
Dil habis bir gerilla gibi olmalı, tıpkı renkli basın gibi, en ücra köylere
kadar şişesinden dökülen civa taneleri gibi, kırılan bir bardağın sırçaları
gibi ulaşabilmeli. Onu okuyan; bir uzunyol kamyon şöfor'ü anlayabilmeli,
üniversitede ders veren bir profesör rahatsız olmamalı. Bütün bunları yapan
dil, her türlü militarist darbelerden kendini korumalı, tüm mekanizmalarıyla
sakınmalı...
Bence, okuyana saygılı, mütevazi, yaşadığı topraklarda geçmiş otuziki uygarlığa
hürmetli, haznesine yeni bir unsur katıldığında şaşkın ve onu kabûlde ürkek ve
yeni üyesine hayran, onun cezbesi karşısında kıskanç bir dil...
Bence, aşkı içinde her daim barındıran, iktidara heveslenmemesine rağmen
içindeki yenilkleri aşıp devrime dayanan bir dil...
Bütün bu yukarıda saydıklarımla böbürlenmeyerek, bir tavuskuşu gibi açılıp
saçılarak geçici güzellikleri sunmayan, hindi gibi kabarmayan bir dil...
"Kara Büyülü Uyku" adlı romanınızda
İstanbul'un fethinde kullanılan topların ve bu topları yapan döküm ustasının
çevresinde gelişen bir tarihi dokuya rastlıyoruz. Ustalığın görkemine
inanıyorsunuz. Nesne ve onu yaratan ya da dönüştüren "usta" arasındaki bağ...
Bu, beni hep etkiledi. Biraz bu ilişkiden bahseder misiniz?
Evet, "Kara Büyülü Uyku"da eser ve yaratanını eni boyu anlatmaya çalıştım.
Romanın kahramanı cansız bir nesne, top... Yani o devrin verilen ismiyle
"azap"... Türk romanında pek rastlanmayan bir olay, kahramanının cansız bir
nesne oluşu. Ben, eriyikten başlayıp, tüm evrelerini bir araya getirerek, yüz
altmış sayfalık bir romanda topun ortaya çıkışını yaklaşık elli sayfasında
anlattım. Bunu anlatırken 1452 yılının teknolojisini kullanarak, ki şöyle
söylemem gerekiyor, "O günlerde kesinlikle böyle imâl edilir" mantığını
mühendisliğimle bağdaştırarak kullandım. Şöyle de diyebiliriz, Kara Büyülü
Uyku, bir teknoloji romandır.
Tabii olarak, bir işi bilen insan, o bildiği işi yazdıklarına aktarabilir.
Böyle bir kural yoktur, ama ben, romanımda bunu yapmak zorunluluğunu, ilk roman
olmasının getirdikleriyle beraber, kurgunun yolunun öyle olmasıyla
gerçekleştirdim.
Gelelim, beynindeki bilgileri ellerine taşıyan ve eserler ortaya çıkaranlara.
Bunlar, bir dökümcü, ki kendi aralarında birbirlerine dökmeci derler, taş
ustası, bakırcı, semerci, nalbant, halı ustası, kilimci, metal sıvamacı, sedef
kakmacı, telkari ustası, lületaşı işleyicisi gibi Anadolu topraklarında beşyüze
yakın yok olmaya yüz tutmuş elsanatları ve ustalarına rastlarız. Çoğu artık son
nesil. Onlardan sonra bu işleri yapacak insanlar yetişmiyecek ve eserlerini
ancak müzelerde görebileceğiz.
Aklım erdiği günden bu yana el sanatlarına ve onların ustalarına karşı hep ilgi
duymuşumdur. Çocukluğumda, Bursa'da Tahtakale'ye gider saatlerce bir nalbantı
ya da sıcak demircileri seyrederdim. Onların küçücük dükkanlarındaki
sinematografik görüntülerini burada bahsetsek sayfalar yetmez. Onları
seyrederken cezbelerinden başka dünyalara sevkederdi beni.
Az biraz daha büyüyünce, yaz aylarında ilk Türkiye'nin metalurji
mühendislerinden bir ağabeyimin yanına, dökümanesine çalışmaya gider, eriyik
metalin, yani mağmanın büyüsüyle başbaşa kalırdım. Her insanın içinde bir
ergimiş metal güdüsü vardır. İster bu konuyla ilgili olsun, ister olmasın bu
böyledir. Çünkü, insan ikiyüzmilyon yıllık tarihini inkâr edemez. Mağralarda
yaşayan ilk atalarımızın ateşe karşı düşkünlük ve korkusunu hatırlamakta yarar
var. Haydi o kadar uzağa gitmeyelim. Müsait bir yerde, mesela yazın bir deniz
kenarında, gecenin yeni düştüğü saatlerde bir ateş yakalım. Çok değil yarım
saat içinde tanıdık, tanımadık bir çok insanın ateşin çevresini nasıl sardığını
görürsünüz. Ateşin bir çekiciliği vardır. Ortaokulda başlayan bu aşk beni
metalin mühendisi yapmaya kadar götürdü. Üniversite yıllarımda da bir çok
dökümhanede çalıştım. Bunlar teknolojiden yoksun, yüzyıllardır usta mantığıyla,
babadan veya ustadan miras kalan bilgilerle oluşan işliklerdi. Oralarda çok
şeyler öğrendim. Sadece şunu söyleyeyim, ‘bir insan işine nasıl bu kadar bir
aşk duyar, bu kadar onunla bütünleşir?' oralarda, gördüm. İşini namus olarak
görmek ve namusunu kaybetmemek için onu yaşamının sonuna kadar sevmek...
Perşembe pazarının yıkılmasına kadar dökümcülerde bu sürdü ve onlar oradan
dağıldıktan sonra bir bir tükenmeye başladılar. İşte, TESK ve Edebiyatçılar
Derneği'nin birlikte düzenlediği öykü yarışmasında, 350 öykü arasında birinci
olan Artaki Usta adlı öyküm oradan doğdu. Öyküde de yazmıştım. Usta, bana söyle
demişti: "Mühendis, artık hükümetin beni müzeye koyması gerekiyor..." Hükümet,
onu müzeye koyamadan, o öldü. Bundan altı ay öncesinde sanayi sitesine döküm
kokusu almak için çıktığımda dükkanının mobilyacıya dönüşmüş olduğunu gördüm.
Denizdeki teknelerin ağladığını çok iyi hissedebiliyorum. Çünkü o, teknelerin
en-boy ve su kesimine göre pervanelerine o kadar güzel hatve vererek dökerdi
ki, onlar, orlanmadan ve canını acıtmadan aşkı olan denizin üzerinde kayar gibi
giderlerdi.
Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımın yazılarıma yansıması doğal. İçimden geldiği
gibi ve nasıl yaşadıysam öyle yazıyorum. Sonunda senin sorunda söylediklerin
gündeme geliyor her halde. Ama nasıl oluyor onu da bilmiyorum.
"Faretin" adlı öykünüze özel bir ilgi
duyuyorum. Onun yaratım sürecini de çok merak ediyorum. Kurguyu, öyküde bulunan
insan-fare yanılsamasını nasıl oluşturdunuz? Bu noktada "öteki"leşmenin süreçlerinden
bahsetmek gerekir mi?
Faretin, Rumelihisar'da belli bir süre aramıza katılan karakanalizasyon
bölgesinden arkadaşımız. Aramıza katıldı, çok kısa sürede alkolün cezbesinin
esiri oldu, beslendi, tombullaştı, alıştı ve samimiyetin dozunu kaçırıp aç
gözlülüğünün kurbanı oldu ve bunu, bana göre biraz pahalıya ödedi. Belki de o
da hepimiz gibi, hani arada bir kendimize sorarız ya, ‘bir oyun daha oyun
oynama hakkım yok mu?' diye, işte öylesine bir sorunun, kendine göre verdiği
olumlu yanıtının kurbanı oldu. Bu soruyu Cimri Kirpi'de Siyavuş'ta kendine
sorup, sonunu hazırlamıştı. Bir aylığına sultan olmuş, sonunda oyun, derisinin
soyulmasıyla bitmişti. Belki Faretin'de öyle bir oyun oynamıştı, kim bilir?
Bunu ona sormak gerekir. "Ben" ve "Öteki" veya "Ötekisi"... Burada,
besledikleri hayvanlara gün geçtikçe benziyen insanlar aklıma geliyor.
İçgüdüsel olarak Faretin öyküsünde "alter ego" yu, "öteki ben"i işledim.
Faretin, yeni romanda geniş yer bulan kahramanlardan biri. Roman çıksın
bakalım, nasıl bir kişilikle karşımıza çıkacak? Şu anda ben de bilmiyorum.
Romanın bitmesine ramak kalmasına karşın, hâlâ ötekileştiğinden ne durumda,
hangi ruh halinde olduğunu, ben de henüz bilmiyorum.
Şairlere olan yakınlığınızı,
dostluklarınızı biliyorum. Şiirin "im"ledikleriyle, düzyazının anlattıkları
arasındaki zıtlığın ya da uzaklığın sebebi nedir sizce? Ve, bu uzaklığa rağmen
şairlerle olan dostluğunuz... Merak ediyorum?
Şairlerle yakınlığım ve dostluğum küçük yaşlardan itibaren vardır. Şöyle ki,
babam da şairdi, Bursa'da 1960'lı yılların ortalarında ‘Çatı' adlı edebiyat
dergisini arkadaşlarıyla beraber çıkartırdı. Celal Sılay'a ‘Yeni İnsan'
dergisinde yardımcı olurdu. O zamanın Bursası'nda yaptıkları ‘Akademi' adlı
edebiyat toplantılarına beni de yanında götütürür, ben bir köşede onları
sesssizce izler ve dinlerdim. İlkokulun sonlarına doğru onlara özenerek şiirler
yazmaya başladım. Bu şiirleri Doğan Kardeş dergisine gönderirdim ve bazıları
yayılanırdı. Hatta, YKY'dan çıkan, Mine Söğüt'ün hazırladığı Doğan Kardeş'e ait
epey oylumlu bir kitapta, ‘Şimdinin Yazarlarının Dünkü Küçük İmzaları', diye
bir bölümde 6+5 hece vezniyle yazdığım bir şiirimin çıkması beni hayli memnun
etti.
Daha sonraları aldığımız lise ve üniversite eğitimi beni yazın anlamının
dışında, sadece okumak ve takip etmenin dışında, edebiyattan uzaklaştırdı. Bu
arada bir çok şair arkadaşım oldu. Beş senedir birebir edebiyatla ilgilenmeye
başladıktan sonra şair arkadaşlarımın sayısında hayli artış oldu. Bu biraz da,
şiirle ilgilenmenin, şiire ilgi duymanın dayanılmazlığından ileri geliyor
herhalde...
Okuyanların, yazdıklarımda, şiirsel bir tat aldıklarını ve benim, yine
belirteyim istemimin dışında şiirsel motifler, imler kullandığımı söylüyorlar.
Bu düşüncülerini çeşitli dergi ve kitap eklerinde yazıyorlar. Senin söylediğin
ve benim de belirttiğim öğeleri kullanma nesir yazanın şanslarından biri olmalı
diye, düşünüyorum... Bu saptamaları yazanlar şair oldukları için, benim
söyleyecek bir şeyim yok. Ben sadece bu yakıştırmalardan mutlu oluyorum. Ne
mutlu bana ki, yazılarımda şiirsel anlamlar var ve şiiri kullanabiliyorum.
Romanda ve öykülerde, şiirsel duyarlılıkları fazla öne çıkarmadan, ateşin
üzerine kül döker gibi kullanmaya çalışıyorum. Bu her düz yazıcıya nasip
olabilir mi, bilmiyorum ama ben bu konuda hakikaten mutlu oluyorum.
Zafer kardeşim, sorduğun bu güzel sorular için çok teşekkür ederim. Kal
sağlıcakla, dolu dolu sevgiler olsun sana.