|
Eylül'ün son hafta sonu, iki günlük Istanbul ziyaretinde
oğlumun uzun süredir görmeyi en çok arzuladığı bir yerdeyiz; Rumeli Hisarı'nda...
Ayak değmedik bir yer bırakmamacasına dolaşıyoruz surlarda. Her adımda, manzara
sanki daha bir güzelleşiyor. Basamak sayısı arttıkça, İstanbul'un tarifsiz
güzelliği de beraberinde artıyor ha bire ve soluk soluğa çıkılan yüzlerce
basamağın sonundaki ödül, tüm yorgunluğa değecek güzellikte nefes kesen Boğaz
manzarası...
Her türlü hengâmeden uzakta, artık Istanbul'la baş başa
kalmış hissedecek kadar tepedeyiz.
Kalenin en yüksek 9 katlı kulesinin önündeyim ve rüyada gibiyim,
gözlerime inanamıyorum. Gözlerimi kapatıyor ve etrafı seyrediyorum. Yan yana,
artarda tüm tepelerin üzerleri zümrüt yeşili halıyla kaplanmış gibi.
Biraz önce mezar taşlarını anımsatan beton yığınlarından
eser kalmamış. Ormanın denize vuran zümrüdî gölgesi, Boğaz'ın sularıyla
oynaşıyor özlemle. Bin türlü mavi akıyor Boğaz'dan. Takalarda, teknelerde,
çatanalarda ağ yamayan, ağ toplayan, ağ atan balıkçılar türkü söylüyor. Havada
çığlık çığlığa martı sürüleri, her bir tüylerinde ayrı bir telaş, denizden
toplanmış ağların üzerine bir konup bir kalkıyorlar. Her biri kendisine düşecek
payın peşinde. Karadeniz'e süzülüyor aheste mavnalar.
Arkasında köpükten beyaz izler bırakarak, karpuz yüklü
kayıklar geliyor karşı kıyıdan. Denizden
geçen motorun sesi, kalenin kalın taş duvarlarında sönümleniyor. Başında eski
âlemlerin sarhoşluğu, loş kayıkhaneli yalıların pencerelerinden yansıyan güz
güneşi içimi ısıtıyor. Martılar uzun kanatlarıyla, denizden yeni çıkmış ağların
kokusunu; beraberinde, hisarın en yüksek kulesine, oturduğumuz basamağa
taşıyor.
Bir yaylı geçiyor sokaktan, atları şıngır mıngır. Sucuların
hiç durmayan çıngırakları ötüyor çın çın. Simitçinin sesi, macuncuya, horoz
şekercinin sesi, boyacınınkine karışıyor. Hisarın duvarları yıkıldı yıkılacak
gibi duruyor, taşlar yerinden oynamış, aralarından sarı yağmur çiçekleri
boyunlarını uzatmış, bahçede ahşap
çatmalı evler ve dalları birbirine dolanmış yaşlı meşeler, yaprakları nerdeyse
bulunduğumuz yere dek uzanıyor.
Sahi o görmedi ki Rumeli'nin yenilenmiş bugünkü halini.
Belki çok şey değişti o günden bu güne ama neyse ki her şey olumsuz değil. Kulenin taş duvarlarını okşarken Fatih
Sultanla, Sarıca, Zağnos ve Halil Paşalarla selamlaştığımı hayal ediyorum,
dünyanın en büyük kale burçlarına sahip bu görkemli Hisarın nasıl dört ay gibi
kısa bir zamanda tamamlandığını düşünüyorum. Arı kovanları gibi olmalı dört bir
yan; tuğla taşıyan, taş döşeyen, harç karıştıran, oraya buraya koşuşturan
binlerce insan...Merdiven basamaklarında arada bir görülen oymalı beyaz
mermer taşlar, muhtemelen civarda bulunan eski yapı kalıntılarından alınmış
olabilir. Karadeniz Ereğlisi ve Iznik'ten getirildiği belirtilen keresteler,
taşlar nasıl taşındı acaba?..
Ya kalenin içinde sergilenen dökme pirinç toplar ve her biri
yüzlerce kilo ağırlığındaki top gülleler, kalenin surlarına, yüksek burçlarına
o daracık merdivenlerden nasıl çıkarıldı ki?.. Bu azim, bu inanç, bu sabır ve
çalışkanlık... Kule-i Cedide, Yenice Hisarı ve Boğazkesen Hisarı derken bugünkü
adı, Rumeli Hisarı olarak kalmış sonunda. Kaç deprem, kaç yangın ve
bakımsızlığın sonunda viraneye dönüşmüş Hisar.
Ve nihayet yarım yüz yıl önce başlayan yenileme
çalışmalarıyla eski görkemine kavuşmuş.
Onu 554 yıl önce, büyük güçlüklerle inşa edenlere bundan daha değerli ne
verilebilirdi ki? Gerçi eski gravürlerde olduğu gibi, kulelerin üstlerini örten
kurşun kaplı sivri ahşap külahlar, yenileme sırasında nedendir bilinmez yerine
konmamış ama, bu haliyle de son derece etkileyici güzelliği ve azametiyle
Boğazdakilerin nefesini kesmeye yetiyor.
Kalede müze yok, ah keşke olsaydı... Kalede hatıra eşya ve
tarihini anlatan kitaplar satan küçük bir dükkân da yok ve keşke olsaydı...
Kalenin kendine ait otopark yeri de yok; ama şükür ki, lavabosu ve tuvaleti
var, her yer bakımlı ve tertemiz, saf saf açmış ateş çiçekleri, insanın aklını
başından alacak alımlı kızıllıklarıyla, ziyaretçilere her dilde "hoş geldiniz"
diyor.
Hisar'ın denize açılan kapısından çıkarken gözlerimiz
yanıyor ışıl ışıl. Aynı anda, "Rüya gibiydi her şey" diyoruz. Hafiften serin
bir rüzgâr eserken denizden...
Hülya Atakan
|