hisar3.jpg

Sitemize hos geldiniz

Sitemize hos geldiniz

Fotoğraflarımızdan

Ziyaretçilerimiz - Mayıs 2008

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün17
mod_vvisit_counterDün72
mod_vvisit_counterBu hafta334
mod_vvisit_counterBu ay2360
mod_vvisit_counterToplam48503

Nafi Baba Tepesi Yazdır E-posta

Rumeli Hisarı'nın bulunduğu tepenin, Fetih'ten çok sonraki adı Nafi Baba Tepesi'dir. Tepenin çevresi, 1452 yılında Rumeli Hisarı'nın inşası sırasında, Bizanslıların ani hücumlarında ölenlerin mezarlığı olarak kabul edilir. Bu nedenle buraya Şehitlik veya Şehitlik Tepesi denir.
Tepe, Bektaşi Şeyhi Nafi Baba'nın Tanzimat'da açtığı tekkesi ve sonra da türbesiyle, artık "Nafi Baba Tepesi" olarak anılmaya başlar. Burada hâlen, Bektaşi arakkiye sikkeli mezar taşları görülür.
Rumeli Hisarı'nın Mart ayında başlayan inşaatı, Temmuz'un son günlerinde sona ermek üzereydi. Yedibin işçi geceyi gündüze katarak çalışıyordu. İşçileri teşvik için vezirler omuzlarında taş taşımışlardı. Azametli bir kale ortaya çıkmıştı. Kalenin kapladığı saha 31.250 metrekareydi. Bir cami ile iki de çeşme ilave edilmişti. Hisarın planını bizzat Sultan II. Mehmed çizmişti. Anadolu Hisarı'nın karşısında yer alan kaleye Boğdoğan Hisarı denmişti. İki Türk kalesinin karşılıklı genişliği 660 metredir. Makaslama ateşle, izinsiz, cebren geçmek isteyen herhangi bir geminin derhal batırılması mümkündü. Kaleye 400 muhafız ve topçu kondu, başlarına Firuz Ağa geçerildi. Boğazkesen, Nikhisar, Mimkalesi, Yenihisar, Yenicehisar isimleriyle de anılan Rumeli Hisarı herhalde dünya kaleleri içinde özel bir vaziyet gösterir Boğaz'ın en çok daraldığı yerde, denizden başlayıp, dik olarak yükselen kitlesine rağmen, mimar Müslihiddin'in planındaki kıvrıklık hiçbir şekilde göze batmadığı gibi, ayrı bir mânâ da kazandırmaktadır. Ayrıca kayalar üzerine inşasının süresi de önemlidir. İnşa süresinin kısalığı tüm kayıtlarda önemle ve dikkatle vurgulanmıştır. Ekrem Hakkı Ayverdi'nin araştırmalarına göre bu süre 4 ay 13 gündür. Bazı kaynaklarda üç ay olarak geçer.
Kritovulos tarafından, Sultan II. Mehmet devrine âit olmak üzere kaleme alınan ve Karolidis tarafından da, Tarih-i Sultan Muhammed Han-ı Sanî adı ile dilimize çevrilen eserde Boğaz'ın orta kısmı hakkında bu bilgiler verilmiştir: "Boğaz'ın özelliklerini eski Yunanlılar da anladıklarından Symplegades, yani birbiri ile çarpışın kayalar adını vermişler..."
Bu mevki, Roma İmparatorluğu zamanında, burada mevcut Hermes, Utarıt adak yerinden dolayı Hermaion adı ile tanındığı gibi, Rumeli Hisarı'nın inşa edileceği sırtlara da Hermaion dağları denilirdi. Kritovulos devam ediyor: "Kale tamamlandıktan sonra, padişah hazretleri donanımına özel surette itina etti; her türlü silahtan başka (ok, yay, kalkan, gürz, topuz ve benzerleri), dıştan ve içten bütün siperler arasına büyük ve küçük taş fırlatan aletler koydurdu. En büyüklerini eğri bir hat üzerinde surun altına ve denizin üzerine yerleştirerek, sağdakiler sol tarafı vurabilir ve yüksektekilerden atılan gülleler denizin ortasına yetişirdi; sektirme tarzında atılırsa karşı tarafı bile bulurdu."
Enveri, Düsturnamesinde manzum olarak bu durumu anlatmaya çalışmaktadır.

"Nice kal-a-i incilâyin bir hisâr
Görmedi alem içinde ruzigâr
Hüsrevânî küp gibi çok toplar
Atılur göhlere andan küpler
Ne gemi kaçmaz andan kelebek
Kim ururlar topla geçse sinek."

17. yüzyılın büyük gezgini Evliya Çelebi, Rumeli Hisarı'nın askeri öneminden ve 105 pare topunun olduğundan bahseder. Boğaziçi ve Çanakkale istihkamları üzerinde araştırma yapmış olan H.Högg: "Pirinçten yapılmış toplar üçyüz kilo ağırlığında top gülleler atıyorlardı"der. Son bin yıllık hayatında İstanbul (Constantinople), yirmisekiz defa kuşatılmış, birkaç defa da işgal edilmiş olmasına rağmen, bu işgallerin hiçbiri devamlı olmamıştır.
Osmanlılar, devletin arazisini Rumeli'ye yaymışlardı fakat arada kalan Bizans'ı henüz fethedemedikleri için devlet adeta iki parçalı halde idi. Sultan II. Mehmet çeşitli önerileri de değerlendirirken, Rumeli Hisarı'nı inşaya karar verdi. Şeytan Akıntısı burası ile Kandilli arasında gemiler için adeta doğal bir makas oluşturuyordu. Pers İmparatoru Darius (Dara) İskitlere karşı savaşa giderken, Yediyüzbin kişilik ordusuyla Boğaz'dan sallar üzerinde geçerken, en dar yeri, akıntıları ve salları tutacak halatların bağlanma yerlerini daha M.Ö. 5. yüzyılda öğrenmişti. 1097'de Haçlılar ve daha sonra Sultan II. Mehmet ordusunun ve malzemelerinin bir kısmını buradan geçirmişti.
Rumeli Hisarı'nın inşasına ait tartışmalı iki konu var: Hisar'ın yapılacağı, yerde, eski Bizans kilisesi ve kuleleri vardı 2) Hisarın inşasında-halen de görülen-eski bir kilise/manastırın taşları, sütun başları ve mermerleri (mesela Arnavutköy'den) buraya getirilmişti.
Ayrıca taş ocaklarından taş, kireç ocaklarından kireç, demir madenlerinden demir vesairenin getirildiği muhakkaktır. Sultan II. Mehmed'in buyruğu paşalara bildirilir. Sultan'ın önerilerine göre Mimar Muslihittin planını hazırlar, gerekecek taş, kum, çakıl, demir, kireç hesabı yapılıp nerelerden sağlanacağı belirlenir. Malzeme ve işçiler belirlenince, bir yarış halinde, üç kulenin inşası üç vezire verilir. Hemen alınan savunma önlemleri ve zaman zaman Sultan II. Mehmet'in de katılmasıyla, inşaat geceli/gündüzlü çalışarak 3,5 ay gibi kısa bir zamanda tamamlanmıştır.
Hisarın plan şekline bakarak, Evliya Çelebi ve onu izleyen bazı kimseler, bu şeklin kufi yazı ile (Peygamberin adı olan) "Muhammed" olduğunu yazarlar. Bu yakıştırmadır. Daha önce ciddi araştırmaları ve kaynakları da inceleyen Prof. Albert Gabriel İstanbul Türk Kaleleri isimli kitabında, bu kufi yazı şeklinin yakıştırma olduğunu belirtmiştir. Ancak, kalenin bir mimari şiir olduğu gerçektir.
Arazinin topoğrafik durumuna göre inşa edilen Hisarın Doğu/Batı genişliği 120, Kuzey/Güney uzunluğu 250 metredir. Hisar; kara tarafında, iki köşede, kalın gövdeli ve silindirik iki kule ile deniz kenarında oniki cepheli üçüncü bir kule ve bu kuleleri birbirleriyle birleştiren surlara küçük tali kulelerden oluşur. Üç kuleden kara/İstanbul yönünde olanına, inşaatına nezaret ettiği için Zagnos Paşa Kulesi, yine kara/Karadeniz yönündekine inşaatına nezaret ettiği için Saruca Paşa Kulesi, deniz kenarındaki üçüncü kuleye de aynı nedenle Halil Paşa Kulesi adı verildi. Bu sonuncusu diğerlerinden evvel tamamlanmış ve bir odası Fatih için ayrılmıştı.
Her üç kulenin orta boşlukları kalın döşeme tahtaları ile bölünmüş, üstleri de kurşun kaplı birer sivri ahşap külah ile kaplanmıştır. Eski gravürlerde bu durum görülmektedir. Yalnız Saruca Paşa Kulesi'nin orta boşluğu, ayrıca bir tuğla kubbe ile örtülmüştü. Sultan I. Mahmut tarafından (17.yy. ortası) hisarın harap olan kısımları tamir ettirilmiş ise de zamanla üstlerini örten külahlar yıkılmıştır.
Hisarın kapıları: Dağ Kapısı; Basık kemerli olan bu kapının üstünde, surun devriye yolu seviyesine açılan dörtgen şeklinde bir maşukili ile donatılmış bir mazgaldır. Dizdar Kapısı; Dizdar'ın ikametgâhının hemen bu kapının yanında olması muhtemeldir. Evliya Çelebi'nin bu kapıya bu ismi vermesi bundan dolayı olabilir. Hisarpeçe (Barbakan) Kapısı; Hisarpeçe'nin hemen duvarında açılmış, basık kemerli sâde bir kapıdır. Kapının eşiği rıhtım seviyesinden iki metre yüksektir. Sel Kapısı; Tertibatı Barbakan Kapısı'nınkinin aynıdır. Fakat 40 santim genişliğindeki yatay mazgal, açıklığın iki tarafındaki kenarının arasındaki bütün uzunluğu kaplar.
Onüç kuleden yalnız birisi dikdörtgen, altısı çok kenarlı, altısı da daire şeklindedir. Zemin katları ile beraber Zagonospaşa Kulesi 8, diğerleri 9 katlıdır. Her üç kulenin ahşap katları hizasında, muhafızlar için yapılmış ve bir kısmı duvar içine gömülmüş beşik veya yarım küre şeklinde kubbelerle örtülü odalar bulunuyordu.
Hisarın inşaatı bitince ve İmparator Konstantin'in mektubuna cevap olmak üzere Sultan II. Mehmet Bizans'a harp ilan etti. Boğazkesen/Rumeli Hisarı'na da 400 yeniçeriye kumanda etmek üzere Firuz Ağa tayin edildi. (Firuz Ağa'nın halen Tophane ile Galatasaray arasında bir camisi ve adıyla anılan bir mahallesi vardır.)
Kale kumandanı Boğaz'dan geçecek bütün milletlerin gemilerini muayene ve onlardan belirli oranda bir vergi almaya yetkili kılınmıştı. Emri dinlemeyen gemilere top atılacaktı. Bu amaçla Halil Paşa Kulesi üzerinde büyük toplar yerleştirildi.
Hisar fetihten sonra bir müddet gümrük mevkii hizmetini gördü ve hapishane/zindan olarak da kullanıldı. İlk hapsedilenler Malta şövalyeleridir. 1934 yılında Patrik Kirilos Lukari burada idam edilmiştir. Emri- Sultan IV. Murat Babil'de olduğundan-vekili Musa Paşa vermiştir.
Bayezid'da bir mahalleye ismi verilen, Fatih'in saltanatı zamanında dört yıl kadar sadrazamlık görevinde bulunan, nice kalelerin zaptında, Akkoyunlular, Karakoyunlular seferlerinde büyük yararlıkları olan Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi Gedik Ahmet Paşa, Rumeli Hisarı'nın taş duvarları arasında hapsedilen en önemli kişidir.
Rumeli Hisarı'nda dikkate değer diğer şeyler: Deniz-şimdi cadde-üzerinde bulunan, oniki köşeli Halil Paşa Kulesi'nin iç avluya bakan yüzünde; değerli, stilize "ismi Celal", "ismi Resul" panoları vardır. Her pano bir kare çerçeve içinde ve moloz zemin üzerinde tuğladan yapılmıştır. Bir tanesinde, tuğlalardan kufi yazı ile "Allah" isminin, merkezi bir kare etrafında dört defa yazılı olduğu görülür. Diğerinde ise pekçok tuğlası eksik olduğu için doğru tanımlama yapmak mümkün değilse de büyük ihtimalle Resûllulah'ın ismi "Muhammed" yazılıdır.
Hisarın ortasındaki, şimdi sadece yarım minaresi duran, caminin sarnıcının üzeri kapatılarak 1960 yılından itibaren Hisar Tiyatrosu olarak kullanılmaktadır.
İstanbul'un Türk kitabelerinin ilki, Güney/Dağ Kulesi Kapısı üzerine, mermer (0.70x0.25 m. ebadında) iki satır halinde, nesih yazı ile yazılmıştır. Bu kitabe ilk defa Halil Ethem (Eldem) tarafından görülüp "İstanbul'da ilk Türk kitabesi" olarak, Tarihi Osmani Encümeni Mecmuası (II/1327), 1911 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Kitabenin bugünkü dile çevirisi şöyledir: "Bu sarp ve yüksek kalenin inşasını Sultan el azam ve Hakan el muazzam Muhammed bin Murad Han emretti. O'nun memleketi ve kulu ve mükerrem veziri Zaganos Paşa bin Abdullah hakkındaki lütfu ilânihaye payidar olsun. 856 senesi Rebîu'l âhır ayında tamam oldu."
Güney/Doğu köşe burcunun dış yüzündeki (65x42 cm. ebadındaki) sülüs celi ile iki satırlık, mermer üzerine yazılmış kitabeye göre, bu kule de Zaganos Paşa'ya havale edilip 856 senesi Muharrem ayında - 1 ay zarfında - tamamlandı.
Ekrem Hakkı Ayverdi: "İstanbul'da İlk Osmanlı Kitabesi ve Rumeli Hisarı" incelemesinde, "Fatih Sultan II. Mehmed, 855(1451) yazı sonlarında, Karaman seferinden dönüşünde, Boğaz'dan geçerken kalenin inşasına ve planına karar verip Edirne'ye gittikten sonra, gönderdiği usta ve amele taifeleri Zagonus Paşa'nın emrine bırakılarak-rivayete nazaran-mühendis Muslihiddin'in idaresinde işe başlamış, dört ay onüç gün inşaat müddeti içinde bitirilmiştir. Bu müddet içinde harap tertiplerinin de alınması durumuyla, inşaattaki sürat önünde hayret içinde kalmamak imkansızdır."der.
Hisar'ın inşasından sekiz sene sonra ilk tamiri yapılmış, bunu 1464-1510, 1773 ve 1794 tamirleri takip etmiştir. Üç büyük kulenin kurşunla kaplı külahlarının 19.yy'a kadar kaldığı anlaşılıyor. 18.yy'ın başında İstanbul'a gelmiş olan Tournefort bu külahlardan bahsettiği gibi, ressam Melling'de Paris'te 1819'da basılan albümünde bunları çizmiştir. 1746 yılı yangınında, Rumeli Hisarı'nın Zaganos ve Halil Paşa kulelerinin içi, ahşap kısımları tamamen yok olmuş ve kuleler, içleri boş hale gelmiştir. Sultan III. Selim zamanında genel bir tamir gördükten sonra, yüzelli yıl içinde ihmal edilmiş; iç bahçesi evlerle ve ağaçlarla dolarak bir mahalle olmuştu. 1953 yılında restore edilerek bugünkü halini almıştır. 1960 yılından itibaren müze ve açıkhava tiyatrosu olan Hisar'ın ortasında sonra oluşan evlerin yıktırılmayarak, değerlendirilmesi; 556 yıllık çok maceralı, renkli hayatının sahnelerini yaşatacak donatıma kavuşturulmasını uygun bulanların düşüncesi, şimdi uygulama olanağını yitirmiş bulunuyor. Rumeli Hisarı'nın ortasındaki sadece yarım minaresi ve sarnıcı kalmış bulunan cami Şeyhülislam Molla Fenari tarafından yaptırılmıştı.Hisar'ın 1956 yılında tamiri esnasında alt bölümünün üzeri platform yapılarak kapatılmıştır.
19 .yy'ın ikinci yarısına kadar-Sarayburnu ve Kızkulesi'nde olduğu gibi- Hisarlarda bulunan toplarla şenlik topları atılır; Padişahlar Boğaz'a çıktıklarında yine top ateşi ile selamlanırlardı.
Eski gravürlerinde görüldüğü gibi, Rumeli Hisarı Kalesi, (leb-i derya) deniz üzerindedir. Önce çevresinde hafif çakıllı kumsalına küçük binalar, sonra vapur iskelesi yönüne doğru biraz doldurularak sıra yalılar inşa edilmiş, 1952'den sonra bu yalılar yıktırılarak, dolgu halinde yol geçirilmiştir. On yıl evvel ve 1985-1986'da Aşiyan önünden itibaren biraz daha genişletme yapılmıştı. 1958 yılı sonunda kazıklı yol tarzında genişletilmeye devam edilmiştir.
Rumeli Hisarı, Fetih'in anısına dikilmiş bir abide gibi Boğaz'ın kıyısında soylu bir sessizlikle yükselir. Osmanlı'nın İstanbul'a attığı bu ilk adım; İnşa edilme amacı ile mimarisindeki estetik adına ve harcanan yoğun emeğin anısına hiç unutulmaması gereken bir eserdir.

28-02-2007, 07:31 AM

Makale yazarı: Yilmaz Demir Tarih, gün ve saat : 22. Şubat 2004 00:24:21:
ŞEHİTLİK (NAFİ BABA) TEKKESİ:
www.karacaahmet.com
İstanbul'da Rumelihisarı'nda varlığını sürdüren Bektaşi tekkelerindendir. Kuruluşu XVI. yüzyıllara dek gider. Bilinen en eski postnişini mücerret Bektaşi şeyhlerinden Ali Baba ( öl. 1771)'dır. Mezar taşından "Tarik- i abdalandan Ali Baba" yazması Kalenderi kökenli Rum Abdalan geleneğinin XVIII. yüzyıl sonlarında dahi Bektaşilik geleneği içerisinde yaşatıldığını gösterir. 1826'ya kadar bu tekkede Hisarlı Seyyid Ahmet Baba (öl. 1783) ve Mazlum Mustafa Baba (öl. 1812) postnişinlik yapmışlardır. II. Mahmut döneminde kapatılırken, Büyük Mahmut Baba postnişindir. Kayseri'ye sürülür. Tekke, Abdülmecit döneminde İsmail Baba'ca (öl. 1855) canlandırılırsa da, asıl önemine Büyük Mahmut Baba'nın oğlu Mehmet Abdünnafi Baba (öl. 1899)'nın posta geçişiyle ulaşır. Nafi Baba, "Melami meşrep" bir Bektaşi'dir. Tekke, son dönem İstanbul Bektaşiliğinde "Nafi Baba Tekkesi" adıyla ünlenir. Tekke yönetimine atamalarda "erbabiye"lik gözönüne alınarak "evladiye"lik ilkesi uygulanır. Nafi Baba'nın yerine, Küçük Mahmut Baba posta getirilir. 1925'lerde tekkeler kapatılırken postta Küçük Mahmut Baba'nın oğlu Nusret Baba vardır. Bunların hepsi başka halifelerden nasiplidirler. Saraydaki Bektaşiler'in çoğu da Şehitlik Dergahı'ndan nasiplidir

28-02-2007, 07:35 AM

Bir Bektaşî Babası, Dârülfünûn İngiliz Edebiyatı Müderrisi ve Maarifin İlk Tarihçisi
MAHMUT BEY BABA
Ali Birinci*
Maarifin ilk tarihçisi, Dârülfünûn'da İngiliz edebiyatı müderrisi ve Şehitlik Bektaşî Tekkesi şeyhi Mahmut Cevat veya tanınan ismiyle Mahmud Bey Baba aynı zamanda dikkate değer bir şeyh ailesinin mensubudur. Maarif Nezâreti'nin tarihine dair kitabı ise imzasını taşıyan yegâne eseridir ve bunun sayesinde de maarifimizin ilk tarihçisi ünvanına hak kazanmıştır .
1- Efsânelerle hâlelenmiş kadîm bir şeyh ailesi
Mahmut Bey Baba'nın ailesi İstanbul'un en kadîm ailelerinden biridir ve hep Rumelihisarı'nda ikamet etmiş bulunan ailenin fertleri günümüzde de yaşamaktadır.
Ailenin bilinen ilk ceddi Kızılca Bedreddin'dir. Hacı Bayram Veli'nin halifeleri arasında bulunan iki Bedreddin'den diğeri ise İnce Bedreddin'dir . Kızılca Bedreddin'in tam adı ise Bedreddin Mahmut'tur . Mahmut isminin ailenin son fertlerine isim olması da bu bakımdan mânidar görülmektedir. Kızılca Bedreddin'in bâzı eserlerde Bedreddin-i Ahmer ismiyle de zikredildiği vâkidir . "Silsilesi meşâyihten idi" kaydının da işaret ettiği gibi Kızılca Bedreddin'in, ismi bilinen iki ceddi, yâni babası ve dedesi de şeyh idi. Ancak babasının isminin Mahmud mu, yoksa Hasan mı olduğu hakkında me'hazlarda bir ittifak yoksa da mezar kitâbesine göre babası es-Seyyid eş-Şeyh Mahmud, dedesi ise es-Seyyid eş-Şeyh Mustafa'dır ve Seyyid, yâni Hz. Hüseyin neslindendir .
İnce Bedreddin'in sadece Hacı Bayram-ı Velî'nin halifelerinden biri olmayıp aynı zamanda Akşemseddin'in rüfekası arasında bulunduğu bilinmektedir . Fatih Sultan Mehmed'in çevresinde bulunan Bayramî şeyhlerinden biri de İnce Bedreddin idi. Hattâ Rumelihisarı'nın yapılmasından önceki günlerde Padişah'a Bizans İmparatoru'ndan bir öküz derisi kadar yer istemesini tavsiye etmiş, bu istek kabul edilince de deriyi ince ince kesip ip haline getirdiği ve ipin çevrelediği arazi üzerinde hisarın yapıldığı şeklindeki efsane aile fertleri tarafından hâlâ anlatılmaktadır .
Ailenin, hakkında biraz bilgi bulunabilen ilk ceddi Kızılca Bedreddin'in sonradan dikilen mezar taşı kitâbesine göre İstanbul'un fethinden iki sene önce 1451 (H. 855) senesinde Hakk'a yürüdüğü ve Rumelihisarı'nın üzerinde bulunan Şehitlik kabristanına defnolunduğu kaydediliyor. Bu husustaki ifadeler kat‘î bir yorum yapma imkânı vermiyor . Hülâsâtu Ahvâli'l-Büldân'ın "vakt-i feth-i İslâmbol'da defnolunan şehzâde-i şehid Sultan Mahmud İbni Fatih Sultan Mehemmed Hân ile Hacı Bayramı Velî halifesi Kızılca Bedreddin nâm ü azîz ve sâir şehitler medfundur" kaydı ile M. Süreyya'nın yazdıklarını tekzip veya teyid edecek farklı bir me'haz bahis mevzuu değildir .
Bayramiye'ye mensup Kızılca Bedreddin'in mezar taşında Bektaşî elifinin bulunması ise bu taşın ailenin Bayramîlik silkinden Bektaşîlik silkine intikal ettikten sonra dikildiğinin bir delili olarak görülebilir . Kitâbesi şudur:
Ebu'l-Feth Sultan Mehmed Hân ile
Teşrif eden ve Akşemseddin
Hazretlerinin rüfekalarından
es-Seyyid eş-Şeyh Bedreddin ibn
es-Seyyid eş-Şeyh Mahmud ibn es-Seyyid
eş-Şeyh Mustafa kuddise sırrehu
Ailenin en çok tanınan ilk ferdi olan Bedreddin Mahmut Baba ile XIX. asırdaki ilk mensubu Mahmut Cevat veya yaygın ismiyle Mahmut Baba arasında kalan temsilcilerinden Ali Baba, Abdülbaki ve Ahmet Baba'nın isimleri bilinmektedir . Tabiî bu meyanda unutulmaması gereken bir husus ailenin bu asırlar boyunca Şehitlik'teki varlığını devam ettirdiğidir. Burada bilhassa üzüm bağlarının bulunduğu çok geniş arazinin de Fatih Sultan mehmed tarafından aileye verildiği rivayet edilen bilgiler arasındadır .
2- Mahmut Baba
Mahmut (Cevat) Baba XIX. asırda ailenin ilk ferdidir. Zamanında Şehitlik Bektaşî Tekkesi'nin yaşadığı parlak günler Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla sona erdi. 15-16 Haziran 1826'da İstanbul'da Yeniçeri Ocağı'yla beraber Bektaşî tekkelerinin de çerağı söndürüldü. Ocağın mânevî kaynağı ve gücü olarak görülen Bektaşîliğin İstanbul'da bulunan namdar ve muhalif şeyhleri, kavrayamadıkları bu yepyeni fırtınada, dâr-ı ukbâya; diğerleri de Anadolu'un muhtelif mahallerine savruldular. Fetvahâne'de birer ikişer siyasî sigadan geçip tartılan şeyhler arasında bulunan Mahmut Baba da ehl-i sünnetten olduğu intibâını yaratmıştı. Anlaşılan munis, hazır cevap ve natûk şahsiyetiyle sevildiği muhakkak olan Mahmut Baba'nın ailesinin yedi ferdiyle İstanbul'dan ilk defa, sürgün suretiyle çıkarılmayı hangi hissiyatla karşıladığı gerçekten de meraka değer... Bu meyanda İstanbul'daki Şehitlik, Öküz Limanı, Karaağaç, Yedikule, Sütlüce, Eyüp, Üsküdar, Merdivenköyü, ve Çamlıca gibi büyük ve ünlü Bektaşî tekkeleri de yıkılmış, devlet ricalinden Bektaşîliğe müntesip olanlar bile sürgüne gönderilmiş, tekke-hâne olanlar hapse atılmıştı .
Mahmut Baba sürgün mahalli Kütahya'da altı sene ikamet etti. Bu arada İstanbul'a dönmek için "meslek-i kadîmden ‘udûl ile tarikat-ı âliye-i Nakşibendiye'ye duhul etmiş olduğundan merhameten ıtlakı" hususunda Padişahtan istimdatta bulundu ve nihayet zaten artık öfkesi geçmiş bulunan II. Mahmud tarafından Aralık 1832'de af ve dönmesine müsaade olundu . Böylece İstanbul'dan sürgün edilmesinden altı sene sonra Bektaşî şeyhi Mahmut Baba bu şehre bir Nakşî şeyhi olarak dönüyordu. Bundan sonra Şehitlik Bektaşî Tekkesi bir müddet de, muhtemelen Sultan Mahmut'un saltanatının sonuna kadar (1839) Nakşî tekkeleri meyânında

sayılmış olmalıdır .
Sultan Mahmut'un bir gün uğradığı tekkede adaşı Mahmut Baba'ya
- Ben buradaki babaları sürmüş ve hiç bırakmamıştım, sen nasıl kaldın? sualine Baba'nın
- Efendim, kulunuzu tohumluk olarak alıkodular, cevabını vermesi esasen Bektaşîlere karşı kini sönmüş Padişah'ın iltifatına vesile olmuştu.
Mahmut Baba Hicrî 1277 senesinde (1860-61) Hakk'a yürüdü ve tekkenin önünde, babalardan Abdülbaki Baba'nın (öl. 1166) yanına defnolundu. Yerine oğlu Nâfi Baba postuna oturdu. Oğlundan başka Ferhunde ve Şevkiye isminde iki de kızı vardı .

28-02-2007, 07:36 AM

3- Nâfi Baba
Şehitlik Bektaşî Tekkesi'nin hiç şüphesiz efsaneleşmiş şeyhi Nâfi Baba'dır. Mahmut Baba'nın yerine 1860 veya 1861'de posta oturan Nâfi Baba'nın câzip, nüktedan ve hoşsohbet bir zât olduğu, kendisini tanıyan herkes tarafından ifade edilmektedir. Herhalde yaşadığı devrin en büyük Bektaşî şeyhi Nâfi Baba olmalıdır.
Tam ismi Mehmet Abdünnâfî olan Nâfî Baba hicrî 1249 senesinde İstanbul'da babası Mahmut Baba'nın şeyhi olduğu tekkede dünyaya geldi. Babası'nın Şeyh Bedreddin'in hafîdi olduğu siciline kaydedilmiştir .
Ulûm-ı ibtidâiye ve tâliyeyi ve dürûs-u âliyeyi Silivri Müftüsü Sadık ve Adanalı İsmail ve Fatih dersiâmlarından Musa Kâzım Efendi gibi âlimlerden tahsil eyleyen Nâfi Efendi Türkçeden başka Arapça ve Farsça okuyup yazmaya muktedirdi. Kendisini yakînen tanıyanlardan Ahmet Kemal'in ifadesine göre İngilizce'ye ve Fransızca'ya da vâkıftı ki bu tarafıyla bir tekke şeyhi olarak bu lisanlara vâkıf ilk şeyhlerden biri, bilindiği kadarıyla, Nâfi Baba olmaktadır .
Şehitlik tekkesi şeyhleri arasında hakkında en çok bilgi bulunan ilk şahsiyet Nâfi Baba olmuştur .
Sultan Abdülmecid zamanında Şehitlik Tekkesi ile Saray münasebetlerinin samimî olduğu bilinmektedir. Nitekim Sultan, Baltalimanı'nda oturan bir kızını görmeğe giderken iki defa tekkeyi ziyaret etmiş ve Mahmut Baba'ya bir iltifat olmak üzere oğlu Nâfi Efendi'ye ilmî pâye vermiştir. Önce bâ-iptida-i hariç İstanbul müderrisliği tevcih edilen (27 Temmuz 1846) Nâfi Baba'ya bir müddet sonra da (19 Mart 1855) seksen kuruşluk müderrislik maaşı tahsis olundu. Babasından sonra post-nişîn olan (1860-61) Nâfi Baba, Kırşehir'e giderek Hacı Bektaş Tekkesi'nde merasimle halife makamını ihraz ve hayatının sonuna kadar irşad hizmetine devam etti.
Nâfi Baba'nın ilmî pâyesi de bu müddet zarfında yükseltildi. Kendisine Mûsıla-ı Süleymaniye müderrisliği (10 Ekim 1871) ve bilâd-ı mahreçten Halep Mevleviyeti (4 Şubat 1908) verilen Nâfi Baba'nın mevleviyetine 23 Ocak 1909'da nihayet verildi.
II. Meşrutiyet'in ilânıyla tekkenin çerağı daha parlak yanmağa başladı. Ziyarete gelenler arasında Erkân-ı Harbiye Reisi Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa ile Seryaver Hurşit Paşa da bulunuyordu. Ağustos'un (1910) ilk yarısında vâki olan bu ziyarette Nâfi Baba, kendisini ilk defa ziyarete gelen Rifaiye tarikatından Osman Fevzi'ye yazdırdığı nutkunu yine ona okutmuştu .
Nâfi Baba bilgili, zeki, nüktedan, hoşsohbet, câzip ve nevi şahsına münhasır bir şahsiyetti . Kendisinden nâsip alan müridleri arasında son devrin ünlü şahsiyetleri bulunmaktadır. İlhamî Bey, Ruhî Bey Baba, Nazmi, Cemalî Baba, Râmî, Selman Cemali ve Kürâ bu cümleden olmak üzere zikredilebilir . Kendisini yakînen tanıyan A. Besim Atalay'ın yazdıkları kendisini tanımak isteyenler için mühim bilgiler ihtiva etmektedir: "Bizde inkılaptan evvelki Bektaşîliğin son şahsiyeti ve müessisi olan, din ve ahlâk sistemine hürmet eden, düşünür, bilir; ıslah taraflısı Bektaşî Babası yalnız Rumelihisarı'nda bulunan Nâfi Baba merhum idi. Muayyen zamanlarda erkekli kadınlı toplantılarda ahlâktan, felsefeden bahsedilirdi. Gelenler büyük bir kardeşlik ve sevgi havası içinde dağılırdı" .
Nâfi Baba'nın sözleri ve nükteleri dilden dile, kulaktan kulağa dolaşırdı. Zamanımıza kadar bu fıkralardan pek azı gelebilmiş ve kitaplara geçmiştir. Bunlardan biri de şudur :
Rumeli Hisarı'ndaki eski Bektaşî Şeyhi Nâfi Baba'ya canlardan biri:
- Baba erenler! dedi, bu sene üzüm bereketli oldu ne yapalım?
Nâfi Baba cevap verdi:
- Oh ne âlâ... Konu komşuya dağıtınız.
Birkaç gün sonra aynı sual:
- Baba erenler! Konu komşuya dağıttık, bitmiyor. Kütüklerden fışkırıyor.
- Sokaktan gelen geçene verin.
Arası biraz geçti. Can yine, bir gün sordu:
- Baba erenler! Biz dağıttıkça bereketi arttı. Koyacak kap kacak kalmadı. Ne yapalım?
Nâfi Baba, biraz düşündükten sonra şöyle dedi:
- Suyunu sıkın, küplere doldurun, bekleyin, bakalım Allah ne gösterir.
Nâfi Baba tam yarım asır Şehitlik Tekkesi'nin çerağını yandırıp, susuz gönülleri sohbetleriyle kandırdıktan sonra 1912 Haziran'ında Hakk'a yürüyüp dâr-ı ukbâyı teşrif ve tezyin buyurdu .
İrtihâline, sohbetleriyle dem-sâz olan, Hüseyin Kâmi şu tarihi düşürdü :
Şehitlik Dergâh-ı Şerifi Post-nişini
Merhum Nafi Baba Hazretlerinin
Kitâbe-i seng-i mezarı:
Yüzü ak, alnı açık gitti Cenâb- Nâfi
Emel-i hâsı olan Hazret-i Haydar yanına
Dâr-ı dünyada temennisi esasen bu idi
Ala ukbâda yedullah onu çâker yanına
Mütebessimdi vefatında eminim geldi
Ruh-ı Şebbîr ü Şüber Bâkır u Cafer yanına
Elli üç ileri validi Mahmut Baba
Yürüyüp girmiş idi sıhr-i peygamber yanına
Şimdi elbette girerler ikisi dest be-dest
Mefhar-ı âlem-yânın da beraber yanına
Elli üç yıl bu Şehitlik'te mübarek nefsi
Gönderirdi vatanın hayır-dua her yanına
Hazret-i Nâfii endişe ederdim Dehrî
Evliyadan onu almış idi kimler yanına
Geldi bir dem çekerek söyledi Bektaş Veli
Aldı Nâfi Baba'yı sâki-i kevser yanına
1330
4- Mahmut Bey Baba
A- Doğumu, tahsili, evliliği ve irtihali
Şehitlik Tekkesi'nin son ünlü şeyhi Mahmut Cevat veya tanınan ismiyle Mahmut Bey Baba, Nâfi Baba'nın oğlu olarak Hicrî 1281'de İstanbul'da Şehitlik Tekkesi'nde dünyaya geldi . Annesi Neşet Hanım'dır .
Mahmut Cevat'ın hususî surette tahsil yaptığına hükmetmek gerekiyor. Çünkü komşuları bulunan Robert Kolej'de okumuş olabileceği hatıra gelmekteyse de bu hususta bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak iyi bir tahsil gördüğü muhakkaktır. Türkçe'den başka Arapça, Farsça ve Fransızca konuşabiliyor; İngilizce okuyup yazıyordu. Çağatay ve Uygur lisanlarına da vâkıftı .
Mahmut Cevat 1307'de (1891) Cemile Sabiha Hanım'la evlendi. Bu evliliğinden doğan oğlu Abbas Nüzhet Baba (1898- 8 Ekim 1975) tekkenin son şeyhi olmuştur .
Babası Nâfi Baba'dan sonra (1912) Şehitlik Tekkesi'nin postnişini olan Mahmut Bey Baba 22 Nisan 1921'de ahirete azm-ı sefer eylediğinde aynı zamanda Dârülfünun Edebiyat Medresesi İngilizce muallimliği vazifesinde bulunuyordu. Tekkenin haziresine cedlerinin arasına katıldı . Kendisinden sonra çok gönülsüz bir şekilde posta oturan oğlu Abbas Nüzhet Baba zamanında, bütün diğerleri gibi, Şehitlik Tekkesi'nin de çerağı söndü, kapıları ebediyen kapandı (30 Kasım 1925).
B- Mahmut Bey Baba'nın meslek hayatı
Mahmut Cevat Bey yirmi yaşında iken (H. 1281) mülâzemetle Dahiliye Nezareti Mektubî Kalemi'ne çerağ oldu. Buradan Şura-yı Devlet Dahiliye Kalemi'ne geçti (27 Ağustos 1885) ve bu meyanda rütbe-i sâliseye nail olmuş (25 Ağustos 1886) ise de mülâzemetinin beşinci senesinde istifa ederek (12 Mart 1889) ayrıldı.
Mahmut Bey'in üç sene sonra, bu defa maaşlı olarak, memuriyet hayatına girdiği görülmektedir. Bu devresinde ilk vazifesi Galata Gümrüğü yolcu salonunda muayene-i kütüp memurluğu oldu (19 Kasım 1892-12 Nisan 1893). En uzun müddetle bulunduğu yer ise Dersaadet Emtia-yı Ecnebiye Gümrüğü Nezareti'ndeki kitap muayene memurluğuydu (13 Nisan 1893-28 Ağustos 1908). Bildiği lisanlardan dolayı uzun müddet burada çalıştırıldığı anlaşılmaktadır.
Meşrutiyet'in ilanından sonra Mahmut Cevat'ın da hayatında yeni ve daha hareketli bir sayfa başladı. Bir taraftan Maarif Nezareti'nde kütüphaneler müfettişliği (29 Ağustos 1908-13 Mart 1912), diğer taraftan da Ticaret Mektebi'nde İngilizce muallimliği (16 Kasım 1908-13 Mart 1912) yapıyordu. Bundan sonra beş sene kadar (14 Mart 1912-29 Ekim 1915) Maarif Nezareti'nde Tedrîsât-ı Âliye Dairesi'nde ikinci şube müdürlüğünde bulundu.
I. Cihan Harbi içinde Darülfünun Edebiyat Medresesi'nde İngilizce tercüme muallimi olarak çalışmaya başlayan (26 Ekim 1915) Mahmut Cevat, bu arada Ticaret Mektebi'ndeki hocalığına (26 Ekim 1915-7 Ekim 1917) bir müddet devam etti. Edebiyat Medresesi'ndeki İngilizce muallimliğinden (8 Ekim 1917-29 Eylül 1918) sonra kısa bir müddet (30 Eylül 1918-30 Nisan 1919) Lisan Mektebi müdürlüğünü takiben tekrar Darülfünun'a dönen Mahmut Cevat'ın veya postnişin olduğu 1912'den itibaren tanınan ismiyle Mahmut Bey Baba'nın son vazifesi Edebiyat Medresesi İngilizce muallimliği (1 Mayıs 1919-21 Nisan 1921) olmuştu. Bu arada Edebiyat Medresesi riyasetinde de (3 Aralık 1919-25 Aralık 1920) bulunmuştu.
C- Maarifin ilk tarihçisi olarak Mahmut Bey Baba
Mahmut Bey Baba ilmi ve fazlıyla müsellem olmasına rağmen çok eser veren ve yazı yazan bir kimse değildi. Gerçekten de meselâ herhangi bir mecmuada veya gazetede yazı yazdığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak hemen ifade etmek gerekir ki "Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir" mefhumuna uygun olarak imzasını taşıyan kitabı Maarif-i Umûmiye Nezareti Târihçe-i Teşkîlât ve İcraatı (İstanbul 1338, 524 s., Matbaa-i Âmire) maarifimizin ilk tarihçesi olmak hasebiyle hem bu sahanın kıymetli ilk me'hazı ve hem de kendisinin yegâne eseridir. Maarif tarihimizin ilk klasiği olan kitap ismini ebediyen yaşatmağa kâfidir .
Esasen irtihâli üzerine Tahirü'l-Mevlevî'nin yazdıkları da Mahmut Bey Baba'nın başlı başına bir eser, bir şahsiyet âbidesi olduğunun delilidir : "Osmanlı âlem-i irfânı yine bir rükn-ü kıymettarını kaybetti ki o kıymetli rükn, Darülfünun'un ehliyetli müderrislerinden Mahmut Bey idi. Merhum ile Maarif Nezareti'nde müteşekkil Edebiyat Encümeni'nde görüşmüş ve birkaç celsede pek muhlisâne sevişmiş idik. Kendisinin Bektaşî babası, abd-i âcizin Mevlevî dedesi bulunması ve Bektaşilikle Mevlevîliğin birleşemeyecek iki meslek bulunması aramızda muhaleset husûlüne mâni teşkil edememişti. Çünkü Mahmut Bey, marifet ve fazilet, vukuf-u hakikat nokta-ı nazarından çok yüksek bir zat idi. Şark ve Garb'a şâmil bulunan tetebbuat ve malumatı onu indiyat zeminlerinden uzaklaştırmış ve bâlâ-terin bir mevkie

is‘ad eylemişti. Diyebilirim ki şimdiye kadar Bektaşîlik âleminde o derece fâzıl bir can yetişmemişti. Rûh-u revânı şâd olsun"*

28-02-2007, 07:38 AM

Ali Taygun (Tiyatro Yönetmeni)

Ben Robert Kolejde Humanities dersini almıştım. Bugün de görüyorum ki o dersi en parlak zamanında almış şanslı öğrencilerden biriymişim. Dersteki bir olayı hiç unutamam. Şimdiki Hisarüstü yoluna yakın bir yerde bir türbe vardı ve Bektaşi dedesi Nafi Babanın türbesi olarak bilinirdi, ziyaret edenleri vardı, adeta bir nirengi noktasıydı. Yeri merak eden Humanities dersi hocam Oxford'dan Prof. Geoffrey Lewis de türbeyi ziyaret ediyor, eski yazıyı ve Osmanlıcayı çok iyi bildiğinden oradaki silik yazıları buluyor ve o türbenin aslında bir mutasarrıfa ait olduğunu anlıyor. Biraz araştırmadan sonra Bektaşi dedesinin mezarının oraya yakın bir yerde ancak türbesiz, çok sade bir mezar olduğunu keşfediyor. Hocamız "Nafi Babanın türbesi Nafi Babanın türbesi değil, ve işte Humanities dersi bu demektir" dedi. Yani kitlenin ürettiği popüler inanca rağmen merak etmiş, gerçeği araştırmış, ve de bulmuştu. Humanities dersinin anlamı buydu, soru sormak, araştırmak gerçeği bulmaya çalışmak ve anlamak. Ve tabii Humanities dersinde insanlığın kültürel mirasına dair çok güzel şeyler öğrendik ve tartıştık, devamlı tartıştık. Bu ders benim hayatımın akışını değiştirdi, mühendislik okumaktan vazgeçebilme cesaretini verdi ve çok sevdiğim tiyatroya geçtim, mutlu oldum.

28-02-2007, 07:41 AM

Geschrieben von Yilmaz Demir am 16. Mai 2003 23:50:51:

Nafi Baba Sülalesi- 1
CEMİL İPEKÇİ'NİN BEKTAŞİ KÖKLERİ

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 49

Modacı Cemil İpekçi'nin anne tarafından akrabası olan Bektaşi Şeyhi Nafi Baba'nın ailesi, İstanbul'un en eski ailelerinden biridir. Robert Koleji'nin bitişiğinde yer alan, Şehitlik Tekkesi olarak da bilinen Nafi Baba Tekkesi, bugün Boğaziçi Üniversitesi'nin sınırları içinde yer alıyor. Ancak tekkeden geriye sadece bazı kalıntlar kaldı. Tekkeye ait mezarlık ise korunuyor. Şehitlik Tekkesi'nin en meşhur ismi Nafi Baba'dır. 1826'da yeniçerilik kaldırıldığında, İstanbul'daki pek çok Bektaşi tekkesi de kapatıldı, şeyhleri sürgün edildi. Nafi Baba'nın babası Mahmut Baba da sürgünden payını alan Bektaşi şeyhlerinden biriydi. Mahmut Baba ve bir kısım aile yakınları önce Kayseri'ye, oradan da Kütahya'ya gönderiliyor. Kütahya'da yedi yıl kadar sürgün kalan Mahmut Baba, Nakşibendi tarikatın'ndan süluk aldığını beyan etmesi üzerine Sultan İkinci Mahmut tarafından, 1832'de İstanbul'a dönmesine izin veriliyor. Bu nedenle olsa gerek Şehitlik Tekkesi, uzun bir süre Nakşi tekkeler arasında kabul edilmiştir. Mahmut Baba 1861'de vefat edince, postuna Nafi Baba oturdu. Ali Birinci'nin verdiği bilgilere göre Nafi Baba zamanında tekke ile sarayın arası düzeldi. Nafi Baba'ya ilmi paye verilerek maaş bağlandı. İkinci Meşrutiyet döneminde Nafi Baba Tekkesi pek çok paşanın uğraş yeri olmuştur.

28-02-2007, 07:42 AM

MAHMUT BABA POSTA OTURUYOR

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 50

Nafi Baba 1912'de vefat edince yerine oğlu Mahmut Bey Baba geçiyor. Nafi Baba ile Neşet Hanım'ın evliliğinden dünyaya gelen Mahmut Bey Baba, Mahmut Cevat olarak da bilinen önemli bir isim. O da babası gibi pek çok dile vakiftı, bu nedenle hemen bitişikteki Robert Kolej'de gizlice eğitim aldığı tahmin ediliyor. Mahmut Bey Baba çeşitli devlet görevlerinden bulundu. Dahiliye Nezareti Mektubu Kalemi, Şura-yı Devlet Dahiliye Kalemi, Galata Gümrüğü, Dersaadet Emtia-yı Ecnebiye Gümrüğü Nezareti, Maarif Nezareti kütüphaneler müfettişliği, Ticaret Mektebi İngilizce mualimliği ve Maarif Nezareti Tedrisat-ı Aliye Dairesi'nde ikinci şube müdürlüğü ve en son 1921'de Darülfünun'da İngilizce öğretmenliği gibi görevlerde bulundu. Mahmut Bey Baba'nın "Maarif-i Umumiye Nezareti Tarihçe-i Teşkilat ve İcraati" isimli kitabı Yeni Türkiye Yayınları tarafından neşredildi. Mahmut Bey Baba ile Cemile Sabiha Hanım evliliğinden 1898'de dünyaya gelen Abbas Nüzhet Baba, Şehitlik Tekkesi'nin son postnişinidir. Mahmut Bey Baba 1921'de vefat edince, yeirne gönülsüz olarak Abbas Nüzhet Baba geçiyor. 1895'de doğan Abbas Nüzhet Baba 1975'de vefat ediyor. Babası Mahmut Bey Baba vefat ettiğinde Abbas Nüzhet Baba Londra'da buluunuyordu. Londre'dan döndükten sonra tekkenin başına geçiyor. 1925'de tekkeler ve zaviyeler kapatılıyor. Abbas Nüshet Baba, Türkiye'nin ilk kriket sporcuları arasında yer alıyor. İngiltere elçiliği görevlileri tarafından İstanbul'a getirilen kriket sporu, bugünkü Fenerbahçe Stadı'nın bulunduğu yerde olan Union Clup'te oynanıyordu. Abbas Nüzhet Baba 1910'lı yıllarda kriket oynayan başarılı bir sporcu Abbas Nüzhet Baba, en son Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği müşavirliği görevinde 1960'da emekli oldu.

-02-2007, 07:43 AM

Geschrieben von Yilmaz Demir am 16. Mai 2003 23:54:02:

Nafi Baba Sülalesi- 3
ROBERT KOLEJ'DE BEKTAŞİLER

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 50-51

Nafi Baba Tekkesi, 1863'de kurulan Robert Kolej'e bitişik olmakla kalmayıp, pek çok ferdini bu okula önce öğrenci, sonra öğretmen ve yönetici vermiştir. Robet Kolej 1863'de Amerikalı protestanlar Cyrus Hamlin ve Chriptopher Rhinelander Robet tarafından kuruldu. Okula Robert adının verilmesi para yardımı yapan Christopher Rhinelander Robert'den dolayıdır. II. Mahmud döneminde İstanbul'a gelen Cyrus Hamlin, bir Protestan okulu açmak için daha o dönemde kolları sıvıyor. Hamlin, İstanbul'da kurmayı düşündüğü okul için hatıra defterine, "Doğu toplumunun önemli bir kısmı dinsiz olmadığı halde vicdan özgürlüğüne aşırı itibar eder. Ülkemizdekine benzeyen geniş bir kültürel alanı kapsayacak ve iyi bir entelektüel eğitim verecek bir Hıristiyan okulu, inançları ve ırkları ne olursa olsun bu sınıfın gereksinimlerine cevap verecektir" diye yazıyordu.

1863'te erkek öğrenciler için Robert College kurulur. Bunu 1871'de Gedikpaşa'daki Amerikan Kız Koleji takip ediyor. Amerikan Kız Koleji 1873'de Üsküdar'a taşınıyor.

Robert Kolej'de okuyan iki Türk ve müslüman kızdan biri Halide Edip Adıvar'dır. O zamana kadar Türk ailelerin çocuklarını, hele kız çocuklarını Robert Kolej'e göndermeleri risklidir. Bu riski göze alanlardan biri Halide Edip'in babası Edip Bey'di. Saray memurlarından Edip Bey, tepkiler üzerine kızı Halide'yi geçici olarak okuldan aldı. Halide Edip daha sonra okula geri dönerek, buradan mezun oluyor. Robert Kolej'den mezun olan ilk erkek Türk öğrenci Bektaşi Şeyhi Nafi Baba ailesinden Hüseyin Hulusi'dir (1903). Hüseyin Pektaş'ın dedesi Nafi Baba, Abdülhamid'e karşı gelmek pahasına torununu, tekkenin bitişinğindeki Robert Kolej'e gönderiyor. 1909'da II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Müslüman öğrencilerin sayısı artar. İttihat ve Terakki hükümeti, öğrencilerin kendi dinleri dışında hiçbir dini törene katılmaması gerektiğini ve her türlü dini propagandaya son verilmesini okula bildirir.

28-02-2007, 07:45 AM

Geschrieben von Yilmaz Demir am 16. Mai 2003 23:55:00:

Nafi Baba Sülalesi- 4
ROBERT KOLEJ YÖNETİMİNDE BEKTAŞİLER

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 51-52

Robert Kolej Amerika kıtası dışındaki ilk Amerikan kolejidir. Uzun bir süre sadece gayr-ı müslim öğrencilerin okuduğu Robert Kolej, II. Abdülhamit döneminde bir parça da olsa müslüman öğrencilere açılıyor. II. Abdülhamit, bir Protestan okulu olan Robert Kolej'e Türk öğrenci gönderilmesine karşı çıkıyordu. Yönetimi ve öğretmenleri Amerikalı olan Robert Kolej'in ilk Türk hocalarından biri Tevfik Fikret'tir. Tevfik Fikret okulun Türkçe bölümünün müdürü oluyor.

Nafi Baba ailesinden Hüseyin Hulusi (Hüseyin Pektaş) Robert Kolej'den mezun olduktan sonra 2 yıl kadar Darulfünun'da okuduktan sonra, Sorbonne'da devam eder. Hüseyin Pektaş, yurtdışında okuyan ilk öğrencidir. Pektaş 1922'de Mudanya Konferansı'nda sekreter ve çevirmen olarak görev alır. Lozan Konferansı'nda da aynı görevleri üstleniyor. Pektaş, 1935'te Robert Kolej ve Amerikan Kız Koleji'nde Türk müdür olarak görev yapar. 1950 yılında Hüseyin Pektaş emekli olunca,

onunla aynı aileden gelen Muzaffer Yeşim yerini alıyor. Robert Kolej'den mezun olan Muzaffer Yeşim Kolumbiya Üniversitesi'nde mezun oluyor ve ABD'deki ilk Türk ticaret ataşesi olarak görev yapıyor. Amerikan Kız Koleji 1915'de Arnavutköy'e taşınır. Lozan Antlaşması'ndan sonra Robert Kolej, hükümetin yayımladığı kararnamalere boyun eğer. Kararnameyle elçilerin ve yabancı bakanların kendi ülkelerinin açtığı okullara karışamayacağı kararı uygulamaya konur. Bu aşamadan sonra muhatap, Türk hükümetidir. 1920'lerin ortalarına doğru Maarif Vekaleti'nin isteği üzerine Ermenice ve Yunanca eğitime son veriliyor. 1929'da da Türk öğrencilerin yüzde 10'unun burslu okutulması kabul edilir. 1959'da Robet College, işletme ve ekonomi, mühendislik, fen ve yabancı dil bölümleri olan bir yüksek okul statüsünü kazanıyor. 1971'de ise iki okulun lise bölümleri birleşip karma lise oluyor, Arnavutköy'de Amerikan Kız Koloji'nde eğitim başlıyor. Yüksek okul ise Robert College'in Bebek'teki kampusunda "Boğaziçi Ünevirsitesi" adını alıyor.

 

28-02-2007, 07:46 AM

Geschrieben von Yilmaz Demir am 16. Mai 2003 23:55:57:

Nafi Baba Sülalesi- 5
ÜNLÜLERE HOCALIK YAPTILAR

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 52-53

Pek çoğu Nafi Baba'nın torunlarından Hüseyin Pektaş ve Muzaffer Yeşim'in talebeleri olan ünlü Robert Kolej'lilerden bazıları şöyle: Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit, Tansu Çiller, İsmail Cem İpekçi, Emre Gönensay, Algan Hacaloğlu, Cem Kozlu, Cem Boyner, İbrahim Betil, Ersin Faralyalı, Behice Boran, Kasım Gülek, Emre Kocaoğlu, Çiğdem Talu, Cem Karaca, Abidin Dino, Şakir Eczacıbaşı, Serdar Erener, Erol Moran, Şahin Alpay, Sedat Ergin, Altemur Kılıç, Ervan Araklı, Perihan Mağden, Semra Somersan, Sevin Okyay, İpek Cem, Gündüz Vassaf, Etyen Mahçupyan, Korkmaz İlkorur, Yıldırım Türker, Nuri Çolakoğlu, Ömer Madra, Mim Kemal Öke, Ömer Kavur, Halit Refiğ, Ayşe Şasa, Ömer Dinçkök, Rahmi Koç, Suna Kıraç, Sevgi Gönül, Semahat Aysel, Nejat Eczacıbaşı, Vural Akışık, Hüsnü Özyeğin, Osman Berkmen, Hasan Subaşı, Feyyaz Berker, İbrahim Bodur, Mehmet E. Karaahmet, Halis Komili, Osman Kavala, Betül Mardin, Serdar Belgili, Alp Yalman, Tomris Uyar, Nihal Yeğinobalı, Mina Urgan, Aslı Erdoğan, Cevat Çapan, Nuri Eren, Haldun Derin, Ayşe Kulin, Jak Deleon, Ali Neyzi, Turgut Cansever, Genco Erkal, Haldun Dormen, Engin Cezzar, Göksel Kortay, Nevra Serezli, Nur Sabuncu, Zeki Alasya, Şirin Devrim, Ali Taygun, Tunç Yalman, Nedim Saban, Ülkü Tamer, Ali Neyzi, Esat Fuat Tugay, Osman Kibar, Orhan Eralp, Hayri İnönü.

28-02-2007, 07:47 AM

Geschrieben von Yilmaz Demir am 16. Mai 2003 23:56:59:

Nafi Baba Sülalesi- 6
NAFİ BABA'NIN ÇOCUKLARI

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 53

Ünlü Bektaşi Şeyhi Nafi Baba'nın Mahmut Bey Baba (Mahmut Cevat Bey), Ali Şir, Fatma Hayriye ve Abbas adında çocukları oldu. Şir Ali'nin Atilla Yeşim, Muzaffer Yeşim ve Hatice Yeşim isminde üç çocuğu, Mahmut Bey Baba'nın oğlu Abbas Nüzhet Baba'nın ise Siret Baba (Yener), Nermin Baba (Atayolu) ve Neşet Baba (Eren) adında üç kız dünyaya geldi. Abbas Nüzhet Baba'nın, Amerikan Kız Koleji'nden mezun olan kızı Neşet Baba, Robert Kolej mezunuA. Nuri Eren ile evlendi. Emekli Büyükelçi Nur Eren 2000 yılında vefat etti. Nafi Baba'nın kızı Fazma Hayriye Hanım'ın Yusuf Bey ile evliliğinden dünyaya gelen Hüseyin Pektaş (1883-1970), Robert Kolej'de öğretmenlik yapan Mihri Pektaş (1896-1979) ile evlendi. Bu evlilikten Necla (1918) ve Süveyda (1919) dünyaya geldi. Necla Pektaş ve Süveyda Soyak, Atatürk döneminde cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği yapan Hasan Rıza Soyak'ın iki oğlu Enver ve Sungu Soyak'la evlendiler. Soyak'larda Robert Kolejlidir.

Mihri Pektaş, 1909'da Halide Edip Adıvar tarafından kurulan Teali-i Nisvan Cemiyeti üyesidir. Cemiyet sosyal ve kültürel çalışmalar dışında Balkan Savaşları döneminde hastane açtı. Cemiyet üyesi kadınlar gönüllü hemşerelik yaptılar. Hastane binasını Mihri Pektaş sağladı. Mihri Pektaş, Cumhuriyet döneminin ilk kadın milletvekillerinden olup 5. dönemden itibaren üç dönem Malatya Milletvekili seçildi. William Mitchel Ramsay'ın Anadolu'nun Tarihi Çoğrafyası isimli kitabını da çevirdi.

28-02-2007, 07:48 AM

Nafi Baba Sülalesi- 7
NAZIM HİKMET'E KIYAK YAPTI

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 54

Hüseyin Pektaş, İstanbul edebiyat ve kültür meclislerinin önemli isimlerindendir. İstanbul'un kültür sofralarından biri de Şairler Akşamı'dır. Bu toplantılarda Yahya Kemal, Faruk Nafız Çamlıbel'in yanı sıra Mahir İz ve Hüseyin Pektaş da var. Şairler Akşamı, Mehmet Akif'in Safahat'taki Asım şiirini ithaf ettiği Fuad Şems Bey'in İstinye'deki yalısında yapılıyordu. Şemsi Bey, Darüş-Şafaka'da, Darul-Muallimin'de yöneticilik ve Maarif Nezareti'nde ortaöğretim genel müdürlüğü yaptı. Nazım Hikmet, 1938'de hapse düşmeden önce, üvey oğlu Memet Fuat'ı Robert Kolej'e yazdırmak için gittiğinde, Hüseyin Pektaş, Memet Muat'ın Amerikan Kız Koleji hazırlık sınıfında okuyan ablasını da kastederek, "Biz sizden yalnız bir çocuk paraıs alacağız. Hem de üç taksitte" diyerek büyük bir kolaylık sağlıyordu ünlü şaire.

28-02-2007, 07:50 AM

Geschrieben von Yilmaz Demir am 16. Mai 2003 23:59:32:

Nafi Baba Sülalesi- 8
MUZAFFER YEŞİM GÖREVDEN ALINIYOR

Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem
Abdullah Muradoğlu
S. 54

Nafi Baba ailesinden, Robert Kolej'de Türk müdür yardımcılığı yapan Muzaffer Yeşim ismi 1959'da tatsız bir olayla gündeme geliyordu. Yeşim, ramazan ayında, havaların sıcak olmasını ve sınav dönemini de dikkate alarak, kız öğrencilere oruç tutmayabileceklerini söylemesi bir anda okul dışına taşıyor. Basın olayı, din ve kültür düşmanlığı olarak ele alıp büyütüyor. Milli Eğitim Bakanlığı bir soruşturma başlatıyor. Okulun bakanlığa haber vermeksizin çalışanlara yönelik kurduğu yuva kapatılıyor. Tam bu sırada bir başka gelişme daha yaşanıyor. Hazırlık sınıfından okuyan bir erkek öğrencinin kız yurdunun hazırlık sınıfı kısmında 4 gece geçirdiği ortaya çıkıyor. Okul yönetimi, erkek öğrenciyi saklayan 4 kız öğrenciyi okuldan atıyor. Kızların aileleri okula baskı yapmaya başlayınca haber gazetelerin birinci sayfalarına taşınır. Milli Eğitim Bakanlığı bunun üzerine, okulun Türk müdür yardımcısı Yeşim'i görevden alıyor.
28-02-2007, 08:03 AM

 

Title The Bektashi order of dervishes / John Kingsley Birge,Luzac Oriental, 1937

Yukarda bahsi geçen kitapta dergahın eski halindeki fotoğraflar mevcutmuş(Ulaşır ulaşmaz siteye göndereceğim). Günümüzde sadece mezar taşları korunabilmiş(fotoğrafları siteye yükleyemedim);fakat onlar da yok olmaya yüz tutmuş.Umut verici(!) bir gelişme ise dün yaşandı.Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Ayşe Soysal ve Kültür Bakanlığı arasında Nafi Baba Tekkesi'nin onarılması için protokol imzalandı.Henüz konu hakkında yeterince bilgim yok;ama bugünkü gazetelerde geçen bazı ifadeler yine KÜLTÜR VE İNANÇ VARLIKLARIMIZIN YOK SAYILACAĞI/İÇERİĞİNİN BOŞALTILACAĞI yönünde işaretler veriyor.

23-03-2007, 04:37 AM

http://www.imgadd.com/out.php/i21895_nfbbu.JPGThe Bektashi order of dervishes / John Kingsley Birge,Luzac Oriental, 1937
kitabından alınma bir resimdir.Sanırım dergahın 1900'lü yılların başlarındaki halini gösteriyor.

23-03-2007, 04:37 AM

http://www.imgadd.com/out.php/i21895_nfbbu.JPGThe Bektashi order of dervishes / John Kingsley Birge,Luzac Oriental, 1937
kitabından alınma bir resimdir.Sanırım dergahın 1900'lü yılların başlarındaki halini gösteriyor.

23-03-2007, 05:05 AM

http://www.imgadd.com/out.php/i21910_CIMG0095.JPG

Dergahın mezarlığında bulunan bir Bektaşi mezar taşı(Bu fotoğraf 2007 senesine ait.)

23-03-2007, 05:18 AM

http://www.imgadd.com/out.php/i21911_nafibabares.JPG

Yine daha önce alıntı yaptığım kitaptan bir resim."İstanbul'un ünlü Bektaşileri" diye bahsediyor kitap.Resimdeki kişiler:Mustafa Niyazi,Mehmet Ali Hilmi Dede Baba,Ali Hoca,Hafız Nuri ve Nuri Baba.

 
< Önceki   Sonraki >
 
Joomla Templates by Joomlashack