Bir aile yaşamı, belirli bir "karakter" yoğurabilir, biçimlendirebilir mi? Az
rastlanacak türden bir kişiliğin temsilcisi bir "yazar" ve öylesi "özgün" bir
yapıt ortaya çıkarabilir mi?
Kuşkusuz bir dönemi de -tüm özellikleriyle birlikte- bu koşullara eklemek
gerekecek. Yalnız o da değil, aynı zamanda, yaşanmış yüzyılla birlikte sona
eren altı yüzyıllık bir imparatorluğun bıraktığı toplu "miras"ı da hesaba
katmak zorunluğu var.
Abdülhak Şinasi Hisar'ın doğumu 1888 ya da bir yıl önceye rastlıyor. Tartışmalı
bile olsa, yaklaşık bu yıllara oturmakta. Babası Mahmut Celâlettin Bey. O da
bir yazar, yayıncı ve sonunda devlet görevlisi (Milli Eğitim Müdürü). Bu
koşullarda, acaba, oğul mu babayı izlemiş oluyor; yoksa, baba mı oğulu?..
Mahmut Celâlettin'in Paris'te iki yıl kaldıktan sonra yurda dönüşünde yayın
yaşamına katıldığı, Hazine-i evrak isimli bir yazın dergisi yayımladığı
bilinmekte. Bu dergide, Tanzimat'ın üç önemli ismi yazı yazmış: Abdülhak Hamit,
Ziya Paşa ve Recaizade Ekrem. Bir de, büyüklerin yanı sıra daha genç bir
yeteneğin imzası var: Halit Ziya Uşaklıgil! Mahmut Bey, aynı zamanda bu yazar
çevresiyle yakın dostluk ilişkilerine de sahip. Onlarla oturup kalkmış ve
çocuğuna da onların isimlerini veriyor.
Ne var ki, savunduğu görüşler siyasal iktidarla ters düşünce, başkentten
uzaklaştırılıyor. Bir daha gelememecesine önce Cezayir'e, sonra da Lübnan'a
gönderiliyor. Beyrut Millî Eğitim Müdürü olarak.
Bu pembe sürgün, evlilikten birkaç yıl sonraya denk düşmekte.
Öte yandan, Hisar'ın anne tarafı da Mevlevi (tasavvuf) geleneğine sahip soylu
bir aileye dayanmakta. Anne tarafından dedesi, Tophâne-i Âmire Katibi Muhtar
Bey. Onun da babası, son Belgrad Muhafızı Selim Paşa. Dolayısıyla, anılara
geçen Rumelihisarı'ndaki ünlü yalıda dede Muhtar bey, eşi -Kafkasya'dan
kaçırılıp getirilmiş olan- Çerkes Mihricemal Hanım, sonra büyükanne Nezperver
Hanım ile baba ve anne; bu arada iki de çocuk: Abdülhak Şinasi'yle onun küçüğü
Selim Nüzhet.
Ancak bu tablo, ayrılıklar başlayıncaya dek yerinde kalıyor.
* * *
Gerçek yaşamda ailenin parçalanmış olması, çocuklar için yalnızlıkla örülmüş
içe dönük bir karakter doğurur. Çünkü babanın siyasal yasaklama yüzünden
İstanbul'a hiç gelemeyişi, annenin İstanbul'dan -nedense- hiç ayrılamayışı,
ister istemez böyle bir kaçınılmaz son yaratır. Ancak bir kez, anne ve büyük
oğul birlikte Beyrut'a babanın yanına giderler. O tarihte Abdülhak Şinasi Hisar
altı yaş dolayındaymış.
Böylece, çocuk Hisar, anne-egemen bir çevrede, daha çok yalı çalışanlarıyla
(dadılar, kalfalar, bacılar, hizmetçiler, ağalar, uşaklar, seyisler) bir arada
-ama, yalnız- büyür.
Gözlemciliği, dışa dönük dikkati, hiçbir ayrıntıyı kolay kolay kaçırmayışı,
elden çıkmış zamana duyduğu özel yakınlık -dahası, tutku-; olaylara, eşyaya,
görünüme ve de insanlara değişik bir bakış açısıyla bakıyor oluşu, Hisar'da,
zaman içinde olağanüstü bir duyarlığa ve inceliğe yol açar. Sonuçta, çok ileri
ölçülerde titiz ve alıngan bir mizaca sahip olmasına neden olur.
Bu arada, yaşamının dramatik sayılacak bir kırılma noktası daha gerçekleşir ve
genç Abdülhak Şinasi Galatasaray'dayken annesiyle babası ayrılırlar. Böylece,
ailenin fiili uzaklığı hukuksal parçalanmışlıkla bütünlenir.
Artık artakalan aile, yalnızca bir "Rumelihisarı Yalısı Topluluğu"na
indirgenmiş olur. Bu durum, kuşkusuz, yadsınamaz biçimde Küçük Hisar'ın
yalnızlığını da daha bir kat pekiştirir. Zaten, Galatasaray'da da yatılı olarak
okumaktadır.
Dolayısıyla, o yıllarda, vapurla hafta sonu eve dönüşlerinden aldığı tat -bu
yolculuğa verdiği önem- başlıbaşına dikkat çekici; kendisi de "Galatasaray'ın
haftalık, bayramlık veya senelik tatillerinde, eve dönmek için bindiği akşam
vapurlarının Köprü'den kalkmaya hazırlandıkları, kalktıkları saniyeleri,
Boğaziçi zamanları içinde en çok lezzetle hatırladığı anlar" olarak anmakta.
"Hava, ziya (ışık) ve sular öyle munis ve öyle güzeldi ki, bu şirket (Şirket-i
Hayriye) vapurunun hizmet için gündelik kalkışı en hisli bir seyahate atılışa,
en şerefli bir zafere doğru gidişe benzerdi (Boğaziçi Yalıları, s. 58-59).
"Boğaziçi vapurlarının o kalkışları, (...) kalbımın mahfazasına girmiş en
kıymetli zamanlardan olmuştur." Çünkü eve, yakınlara ve sevilenlere bir dönüşün
simgesidir o dakikalar!..
Vapurların yanı sıra suların renkli tablosu, müziği; Boğaz'daki günler ve saatlerin
akışı, günbatımları, dolunay şenlikleri ve anıları, hep çocuk belleğini süsler,
doldurur, zenginleştirir.
Böylece yalının, ailenin kalan bireyleri arasındaki bütünlüğü sağlayan özel
"çimento" görevi gördüğünü söylemek abartma sayılmaz. Sonunda, yani 1918
tarihinde, Rumelihisarı Yalısı'nın yanışı, birliği sağlayan son öğeyi de bir
bakıma ortadan kaldırmış oluyor. Ana-oğul, Nişantaşı'na taşınıyorlar.
Bebek'ten Hisar'a doğru giden yol üstündeki eğimli arazide yer almış olan yalı,
denizden üç kat karadansa iki kat olarak görülüyormuş. Daha sonra, yanan
yalının arasından da yol geçirilir.
Bu arada ikinci bir yangının, süregiden yalı yaşamına yeni bir darbe daha
vurduğu görülür. O da, bitişikteki komşu Şair Nigâr Hanım'ın boyanmaya
boyanmaya zaman içinde kararmış olan yalısının yanışı (1922). A. Ş. Hisar'ın o
yalıya emanet edilmiş notları, kitapları ve ilk şiirleri de -yaşanmış ortak
tatlarla birlikte- yangında yok oluyor.
Boğaziçi'nden kopuşa yol açan bir başka üzücü olay da, Kanlıca'da bulunan
Hisar'ın Büyük Yengesi'nin oturduğu yalının yıkılması. Geçmişte oraya, ya
Anadoluhisarı'ndan ya da Kanlıca iskelesinden -"zikzak vapurlarından çıktan
sonra"- ulaşılırmış. Demek ki, iki Boğaz köyü arasında; belki de, tam Körfez'de
(Bahaî Körfezi'nde). Bu arada eski bir mezarlık önünden, "uhrevi, son derece
hüzünlü ve dokunaklı bir yoldan geçtiklerini" söyler, anılarında. Kimi kez de,
elbet yangınlardan önce, Rumelihisarı'ndan kayıkla geldikleri bile olurmuş.
"Bu yalı, boynunu denize uzatmış bakan ve için için bekleyen" bir konuma
sahipmiş.
Anne, 1928'de yaşamdan kopunca, 42 yaşını süren Şinasi Hisar bir bakıma iyice
yalnız kalır. Yolun yarıdan çoğu demek olan bu yaştan sonra, zaten, o da
Ankara'ya taşınır. 1931'de, Balkan Birliği Türkiye Bölümü Genel Sekreterliği
görevini üstlenir.
* * *
Yalnızlık mı, sevgi azlığı mı, ilişki kurabileceği insandan uzaklık mı, artık
her neyse, ona şu sözleri söylemekte: "İnsan bir çiçek kokusunu bir ‘şefkat'
gibi duymaya, ışığın (belirli) bir rengini, bir halini bir ‘dostluk' gibi
sevmeye ve bir yalının sularda titreyen gölgesini bir ‘kalbin çarpıntıları'
gibi duymaya başlardı."
Hem unutmamalı ki, Hisar'ın gözünde "yalı"nın anlamı, değeri bambaşka: "Yalı",
diyor, "bence ailemin mevcudiyeti, şefkati, muhabbeti, iklimi kabul edilecek
bir kucaktı. Bir şiir kovanı, bir ruh gibiydi. Bütün yalıyı öyle bilirdim ki,
bir kapısından girer girmez vücudum ve ruhumla onun kucaklaştığını ve beni
tamamladığını duyardım."
Bu ve benzeri satırlardan, yazarın ailece yaşadıkları "yalı"yı bir çeşit "insan
varlığı" gibi algılamakta, benimsemekte olduğu sonucu çıkıyor. Belki, daha da
fazlası!..
Kaldı ki, Abdülhak Şinasi'ye göre, "Rumelihisarı, hayatında duymuş olduğu
musikilerin ilk kaynağı! O halde, yazarın içinde doğduğu bu yalı için başka ne
söyleyeceğini beklemeli?
* * *
Sonunda, böylesi kırılgan mizacın Abdülhak Şinasi Hisar'ı, en yakın dostlarıyla
kendi arasında bile dikkatli bir mesafe koyuşa dek götürdüğü görülüyor.
Sözgelimi, Hisar'ın akranı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat Anıları'nda
onu en sonraya bırakmış; bu "portre"yi vermeyi o yaşarken yayımlamak
istememiştir. Öyle ki, onun hakkındaki izlenim ve görüşlerinden belki memnun
olmaz ya da bundan bir güceniklik ve kırgınlık vesilesi çıkarır" kaygısı
taşımıştır.
"Çünkü ondaki içliliği ve alınganlığı ne çağdaşlarımda, ne de benden
evvelkilerin hiçbirinde görmemişimdir. Ahmet Haşim (...) bile, Abdülhak
Şinasi'nin yanında bana çok defa tahammüllü bir insan tesiri yapardı." "Hem
Abdülhak Şinasi bir kere birine kızdı veya gücendi mi, bu, artık yıllarca sürer
giderdi."
Açık ki, bu nedenle de akraba, dost ve akran olarak düşüp kalktığı kimselerle
bile kendi arasında aşılması güç bir "resmilik kordonu" koyarmış.
Karaosmanoğlu'na göre, bundan amacı, olası bir sataşmaya karşı varlığını
korumak! Dahası, kendisinden küçük kardeşine bile "sen" değil, "siz" diyor.
Böyle bir konuşmaya hem Süleyman Nazif hem Yakup Kadri birlikte tanık
oluyorlar.
Öte yandan bu tanıklığa, Tanpınar'ın sözcüklerini de eklemek olası: "Kibar,
çekingen, idaresi güç denecek derecede nazik, titiz ve o kertede de alıngan!"
Evlenmeyişi bile, belki kendi kişiliğini iyi tanıyor oluşundan kaynaklanabilir;
belki çocuk sahibi olmayı istemeyişinden ya da mutsuz bir çocukluk yaşamına
kendi çocuğunu/çocuklarını mahkûm etmeyi uygun bulmayışından da olabilir.
Dolayısıyla, ilk romanı Fahim Bey ve Biz'i baskıya vermek konusunda -üstelik,
yazar o sırada elli yaşını aşmış bulunuyor- bile, "büyük kararsızlıklar içinde
kalır, bunalımlar geçirir. Neredeyse vazgeçme noktasına kadar gelir.
Üstelik bu romanı, ertesi yıl, "CHP Hikâye ve Roman Ödülü (Üçüncülüğü)"
kazanmasına karşın, tüm kırklı yıllar boyunca, hepi topu ancak iki kitap daha
yayımlar. Biri, Çamlıca'daki Eniştemiz romanı, öbürü de Boğaziçi Mektupları
isimli anı-denemeler! Hem her ikisi de, ödülün getirdiği olumlu hava içinde ve
aynı yılda. Buradan da, kitapların daha önceden "dosya" olarak hazır olduğu
anlaşılmakta.
Böylece, bu üç yapıt, savaş yılları içinde ve o Ankara'dayken yayımlanıyor.
Buna karşılık, geri kalan yapıtlarının neredeyse tümü ellili yıllar içinde
okuruna ulaşır. Kuşkusuz, böyle bir sonuçta, artık onun Ankara'dan İstanbul'a
gelmesi ve maddi koşullarla zaman açısından rahatlaması da önemli bir rol
oynar.
* * *
Hisar, Meşrutiyet kuşağının bir üyesi, ve hep de ona bağlı kaldı. Fransa'dan
dönüşü de, zaten o tarihe rastlar. Uzun tümceleri, eski sözcüklere bağlılığı,
hep geçmişi kendisine konu seçmesi, günceli dikkate almayışı, akranlarına bile
uymaktan kaçınışı (sözgelimi Yakup Kadri, Refik Halit, hattâ Ahmet Haşim), onu
hep "Meşrutiyet" çerçevesi içinde bıraktı. Aynı zamanda da, yeni kuşaklara
ulaşmaktan alıkoydu. Bir bakıma, unutuluşa ortam hazırladı.
Tüm yapıtları da, temelde, anılara dayanıyor: "Bütün yazdıklarım, gönlümde
kalmış birtakım hâtıralardan ibaret gibidir" diyen o değil mi? Gerçekten,
Hisar'ın romanları bile, anılar havuzuna oturan metinler sayılır. Kaldı ki,
kendisi de, öyküye bakan bir türü romandan daha yakın görüyor yazarlık
çizgisinden. "Samimi hâtıralarımı ‘hikâye' adıyla ifade daha kolay geliyor"
diyor.
Ayrıca, romanları da, konuşmanın olmadığı kendine özgü birtakım düzyazılar.
Düzenlediği şiir güldestesi (Aşk imiş her ne var âlemde, 1403-1950) sözkonusu
olduğunda bile, o seçilmiş şiirlerin hepsinde "geçmiş zamanların renkleri,
sesleri, süsleri, rüzgârları, edaları, kokuları ve hattâ canları da duyulur",
demekte.
Kuşkusuz, maddi zorunluluklardan, sonra yaşamın en gündelik gerçekliklerinden
ve çoğu kez de aldatıcı dış görünüşünden bir ölçüde sıyrıldıktan sonra, onun
için geriye kalan "geçmiş"e sığınmak ve "geçmiş"i "bugün" gibi yaşamak oluyor.
Böyle bir dönüşüm sürecinde kendisine örnek aldığı kişiler de Chateaubriand,
Barrès, Proust gibi Fransız düzyazı ustaları, ister istemez.
Anılarına konu oluşturan malzeme de -yalılar, köşkler, konaklar, onları saran
bitki örtüsü, yapıların mimarileri; yaşanan mevsimler, mehtaplı geceler, akşam
gezintileri, Boğaziçi'nin çözülüş ve çöküş tablosu- hep birer yaşayan kişilik
gibi ele alınarak içe dönük bir biçimde işlenmiş. Aynı zamanda birer "şair"
saydığı Fransız üstatların, diyor Abdülhak Şinasi Hisar, "en vecd verici
sahifelerinde hep bu kapıları harice kapanmış, kendi hülyasının zevkine varan
âlemi, (...) kendi şiirini yaşamakta haz bulan tabiatı fıtratı buluyordum."
Sonuçta, kendisi de öyle yazmayı seçiyor. Sözgelimi, Proust'un romanında "hayrete
düşüren bir samimiyet" buluyor. Dolayısıyla, bir süre geçince de, Proust'u
andırır bir deneyime -geçmişteki yaşanmışlığa- dayanan romanlar ve anı
metinleri yazmaya koyuluyor.
Yazılarında Osmanlı soylularını, onların son döneme rastlayan durgun ve sınırlı
serüvenlerini anlattı. Aynı zamanda, geçmişe özlemi de ön plana çıkarıyordu.
Bunun için de, en etkili araç olarak -en yakından tanıdığı, tanık olduğu- yalı
ve deniz yaşamını, bu dünyanın ayrıntılarını denemelerine eksen olarak seçti.
Ya da, kendisine özgü deyişle, "Boğaziçi Uygarlığı"nı.
Böylece, amacı, sanki doğrudan doğruya varlığının ve varoluş nedeninin bile
önüne geçiyordu: "Kendime, sıhhatime, menfaatime bir yabancı kadar kayıtsız,
mazime abanmış gidiyorum."
Ayrıca, yazılarının ortaya koyduğu üslup titizliği de, genelde gene Fransız
sanatçılarından kendisine geçme.
Her şeyden sonra, böylesi bir geçmişe sığınma içgüdüsüne, kim bilir, belki de,
Jean-Jacques Rousseau gibi Abdülhak Şinasi Hisar'ın da uygarlık ilerledikçe
insanların rahatının kaçtığına inanmış olması bile rol oynamış olabilir.
Bu arada, 2005'in ikinci ayında ilk kez bir bütün olarak yayımlanan Geçmiş
Zaman Edipleri'nde işlenmiş her sanatçı tablosunun renkleri arasında, yine
-birebir ölçekte- yazarın kendisine rastlanır. Resmin gölgelerinde ve satır
aralarında.
İlk romanın ardından, Boğaziçi Mehtapları'nı yayınlar. Doğrudan kendisinin de
dile getirdiği gibi, "Mehtaplar'a ayrı sevgi duyuyor."
Aynı çizgiyi izleyen Yalılar ve Köşkler, onun İstanbul'da oturduğu üçgeni
yansıtmakta: Boğaziçi, Adalar ve Çamlıca! Ardından da, geçmiş zaman
mahalleleri!
Sözü edilen "anılar"ın hepsi, Abdülhak Şinasi Hisar ekseni çevresinde döner.
Romanları için bile, "Fahim Bey, Ali Nizamî Bey ve hattâ Çamlıca'daki Enişte
dahi benim!" diyen kendisi değil mi?
Bir süre Ada'daki köşkte oturuyorlar; bir süre de, Çamlıca'da kiralanmış
köşkte. Öteki Tanzimatçılar gibi Hisar da Çamlıca'yı çok sevmekte. Bir örnek
vermek gerekse, Abdülhak Hamit'in kızkardeşi Mihrünnisa Hanım'ın köşkü bile
Küçük Çamlıca'da.
Ne var ki, gerek Boğaziçi Mehtapları gerekse Yalılar ve Köşkler, Proust'un kimi
yapıtları gibi "bir rapor havasıyla yazılmış" değil! Tersine, bir çocuğun
geçmişine bakışı ve onu anımsayış öyküsü biçiminde dile getirilen kimi anılar
için, "Bir çocuğun bunları görmesi, duyması, düşünmesi mümkün müdür?" dememek
gerekir. Doğrudan yazarın düşüncesine göre, "Çocuk daima bir bütündür. Birer
tohum halinde her şeyi görür, duyar, düşünür. Ruhuna ve hâfızasına serpilen bu
tohumlar, onda zamanla çiçeklerini açar ve meyvelerini verir. Gördüğünün
anlamı, kendisine, belki senelerden sonra varır!"
"(...) Zira, ölmüş sanılan mazi canlıdır!"