hisar3.jpg

Sitemize hos geldiniz

Sitemize hos geldiniz

Fotoğraflarımızdan

Ziyaretçilerimiz - Mayıs 2008

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün33
mod_vvisit_counterDün53
mod_vvisit_counterBu hafta150
mod_vvisit_counterBu ay558
mod_vvisit_counterToplam39255

Anasayfa arrow Rumelihisarı arrow Yazılar ve Şiirler arrow Rumelihisarı'nda bir cenaze
Rumelihisarı'nda bir cenaze Yazdır E-posta
 

Anlatılanlara ve kitaplarda yazılanlara göre köyü Fatih Sultan Mehmet kurmuştu. Mimarlar, duvarcılar, taş ustaları, işçiler kaleyi inşa ederken hemen yakınlardaki bir yamaca kendi evlerini yapmışlar, surlar tamamlanınca da ayrılmak istememişlerdi. Padişah dört ay kadar kısa bir sürede kalenin bitmesine çok sevinip oranın bir köy olmasına izin vermişti. Bir nehir gibi akan boğaz sularının yanıbaşına, çınar ağaçlarının dalları arasına gizlenmiş bu küçük gölgeli köy, bir masal kadar güzeldi.

Az ötedeki İstinye tersanesinde, karşı kıyıdaki Beykoz kundura fabrikasında çalışan işçiler, günün ilk vapuruyla kente inen memurlar, balıkçılar geçen zamanla birlikte tek tek evlerini satıp uzaklara, Reşitpaşa, Kağıthane sırtlarına, hatta Zeytinburnu, Ümraniye taraflarına gitmişlerdi..Kentin yeni zenginleri , her sokağından denizin göründüğü, korularından kuş seslerinin işitildiği bu semtte ev alabilmek için neredeyse birbirleriyle yarışıyorlardı. Antikacı dükkanları, çeşitli mağazalar, önlerinden geçerken bile içlerine bakmaya çekindikleri loş ışıklı kafeteryalarla dolan mahallelerinde yaşamak, kalan son yerli halka artık acı veriyordu.... Her geçen gün biraz daha azalıyor, biraz daha yok oluyorlardı..

Bir zamanlar çocukların oynadıkları çıkmaz sokaklar, yabani otların kapladığı boş arsalar, üç beş mezar taşlı küçük hazireler, aynalı meydan çeşmelerinin başı artık boştu... Önceki yıllarda sadece çitlerle çevrili bahçelerin etrafı, şimdi herşeyi gizleyen yüksek duvarlarla örtülmüştü... İçlerindeki kocaman evlerde çocuklar oynar, ip atlar mıydı, kuyularında cinler yaşar mıydı, bir kadın işe uğurladığı kocasına el sallar mıydı, yaşlı bir adam henüz gün ağarırken çiçeklere su verir miydi, dut ağaçlarının dallarına salıncaklar kurulur muydu. Bütün bunları ne bilen vardı, ne de bir duyan....

Köyden ayrılmak zorunda kalanlar sadece ölümlerinde toplanırdı.. Anneler, babalar, dedeler, amcalar, teyzeler mahallenin yakınlarındaki bir mezarlığa gömülüydü...Burası belki kentin en büyüleyici mezarlığıydı... Surların tam dibindeydi...Denizden esen rüzgarla kıpırdanan selvilerin arasından görünen ve insana nedense hep bir dere hissi veren boğaz suları, Arnavutköy burnunda ansızın beliren bir şilep, gırgırları ısrarla takip eden martılar, karşı kıyıdaki bir yalının camlarında arada bir menevişlenip sönen akşam güneşi, mezarlığı bir rüyaya dönüştürürdü... Yeni zenginler, sokaklarını, hazirelerini, türbelerini, çeşmelerini, bağlarını, bahçelerini, bostanlarını, kıyılarını hepsinin ötesinde de bütün çocukluk hatıralarını almışlardı ama mezarlıklarını ele geçirmeyi başaramamışlardı....

Cenazeleri olduğunda önce kıyıdaki iki katlı bir caminin avlusunda toplanırlardı. Padişah surlar inşa edilirken bu küçük ahşap camiyi tam denizin kıyısına yaptırmıştı.Şimdi alt katta, yazları çay bahçesine çevrilen bir büfe, iki de antikacı dükkanı vardı... Büfe sahibi köye yeni yerleşenlerdi...Kıyıda el arabasıyla sütlü mısır, koz helva satıp balıkçılara yardım ederken işlerini büyütmüş. Vakıf idaresinden caminin altındaki bu büfe yerini kiralayıp, zamanla genişleterek bir çay bahçesine dönüştürmüştü... Şimdi camiinin musalla taşı masaların arasında kalıyordu...Büfeci mermeri beyaz bir örtüyle saklamış, üzerine kocaman bir vazo yerleştirmişti. Boğaz köyüne dışardan ilk kez gelen biri , o beyaz örtünün, renk renk çiçeklerin, aslında bir musalla taşını gizlediğini hayal bile edemezdi.

Doğduğu mahalleden ayrılmak zorunda kalanlardan biri de Aliydi... İlk bakışta genç mi, yaşlı mı olduğu kolay kolay anlaşılamayan, çelimsiz vücutlu, yaşadığı acı her ne olursa olsun gülümseyebilme yeteneğini geliştirmiş bir adamdı... Yaşlı annesi gece ansızın ölünce Ali, ertesi gün cenaze işlemleri için eski köylerine gitti... Bir ilkyaz sabahıydı.... Hava iyiden iyiye ısınmıştı.... Ali önce caminin hocasıyla konuştu sonra da aşağı avluya, daha doğrusu çay bahçesine indi... Saatin henüz erken olmasına rağmen müşteriler masaların yarısını doldurmuş, garsonlar ellerinde kocaman tepsiler, semaverlerle koşturmaktaydı. .Günün ilk çayını içen büfeci, Ali'den bugün bir cenaze geleceğini, öğle namazından sonra kaldırılacağını işitince irkildi, bütün neşesi kaçıverdi..

Niçin kışın ölmezdi bunlar, yağmurların alabildiğine yağdığı, tipiden karşı kıyıların görünmediği, rüzgarın kudururcasına estiği, fırtınadan ağaç dallarının kırıldığı, çay bahçesinin kapalı olduğu zamanlar değil de güzel bir bahar gününde cenazeleriyle gelirlerdi..Yılın neredeyse ilk güneşli ve ılık tatil günüydü.. Öğle vakti masaları, hasır iskemleleri toparlayıp, bir kenara yığmak, avluyu boşaltmak, musalla taşının örtüsünü kaldırmak gerekti...Bütün bunları düşünmek büfe sahibini dertlendirmiş, sinirinden her zamanki gibi midesi sancımaya başlamıştı..

" Merak etmeyin " dedi büfeci, öğlen güneşiyle daha da ısınacak havayı, sahilleri dolduracak insanları aklına getirmemeye çalışarak " cenazeniz geldiğinde hazır olur burası "

Öğle vakti kentin uzak mahallerinden gelen köyün gerçek sahipleri caminin avlusunda toplanmaya başlamıştı. Hepsi de her cenazede yaşanan ve aynı biçimde tekrarlanan bu hüzünlü oyunu iyi biliyordu...Yaz aylarında Hoca elinden geldiği ölçüde çabuk cenaze namazını kıldırır, duasını bitirir, tabutu hızla mezarlığa doğru yola çıkartırdı.. Cenazeye katılanlardan hiç birinin, namaz bitimi köyün içlerindeki o gölgeli, çiçek kokulu sokaklarda gezinmeye, artık mumları yanmayan türbelere gidip hatıralarıyla yüzleşmeye gücü yoktu. Bir masal yaşanmış ve bitmişti...Köyün iskelesi çoktan beri lüks bir lokanta olarak kullanılmaktaydı...Fırınları, kasapları, sabahçı kahveleri, manavları, bakkalları, terzi dükkanları, vapurları, sokakları ne varsa hepsi değişmişti...Şimdi tek istedikleri , cenazenin bir önce kaldırılması ve bu anılarla dolu, artık tanımadıkları eski mahallelerinden, buldukları ilk vasıtayla kaçıp gitmekti.

Ali en ön saftaydı. Annesinin tabutuna elini dokunsa, değecekmişçesine yakındı. Namazını bitiren eski köy ahalisi, avluda aceleci adımlarla birikiyordu. Annesi ne severdi bu tarihi, ahşap camiyi...Ramazan geceleri arka karanlık sokaklardan, o hep kendisinin taşıması için annesine yalvardığı mum feneriyle camiye gelişlerini hatırladı, sonra kıvrık burunlu, geniş karınlı, iki çifte kürekli kayıkların bağlandığı kıyılarda annesiyle yaptıkları uzun yürüyüşler geldi aklına..Bütün bunlar bir rüya olmalıydı. Boğazın tepeleri arasında bir vapur düdüğü yankılanırken hoca tabutun başında yerini aldı. Ali, büfeci ile hocanın bir an bakıştıklarını , aralarında çok kısa bir süre belli belirsiz bir ışığın aktığını farketti... Büfenin loşluğuna gizlenmiş ufak tefek bir bir garson, dikkatini hocanın hemen bitireceği duaya yöneltmiş, elinde musalla taşını gizleyeceği beyaz örtü ve içi kır çiçekleriyle dolu kocaman bir vazo ile tetikte beklemekteydi.... 

İsmail Nejat GÜÇ

 
Sonraki >
 
Joomla Templates by Joomlashack