Anlatılanlara
ve kitaplarda yazılanlara göre köyü Fatih Sultan Mehmet kurmuştu. Mimarlar,
duvarcılar, taş ustaları, işçiler kaleyi inşa ederken hemen yakınlardaki bir
yamaca kendi evlerini yapmışlar, surlar tamamlanınca da ayrılmak
istememişlerdi. Padişah dört ay kadar kısa bir sürede kalenin bitmesine çok
sevinip oranın bir köy olmasına izin vermişti. Bir nehir gibi akan boğaz
sularının yanıbaşına, çınar ağaçlarının dalları arasına gizlenmiş bu küçük
gölgeli köy, bir masal kadar güzeldi.
Az
ötedeki İstinye tersanesinde, karşı kıyıdaki Beykoz kundura fabrikasında
çalışan işçiler, günün ilk vapuruyla kente inen memurlar, balıkçılar geçen
zamanla birlikte tek tek evlerini satıp uzaklara, Reşitpaşa, Kağıthane
sırtlarına, hatta Zeytinburnu, Ümraniye taraflarına gitmişlerdi..Kentin yeni
zenginleri , her sokağından denizin göründüğü, korularından kuş seslerinin
işitildiği bu semtte ev alabilmek için neredeyse birbirleriyle yarışıyorlardı.
Antikacı dükkanları, çeşitli mağazalar, önlerinden geçerken bile içlerine
bakmaya çekindikleri loş ışıklı kafeteryalarla dolan mahallelerinde yaşamak,
kalan son yerli halka artık acı veriyordu.... Her geçen gün biraz daha
azalıyor, biraz daha yok oluyorlardı..
Bir
zamanlar çocukların oynadıkları çıkmaz sokaklar, yabani otların kapladığı boş
arsalar, üç beş mezar taşlı küçük hazireler, aynalı meydan çeşmelerinin başı
artık boştu... Önceki yıllarda sadece çitlerle çevrili bahçelerin etrafı, şimdi
herşeyi gizleyen yüksek duvarlarla örtülmüştü... İçlerindeki kocaman evlerde
çocuklar oynar, ip atlar mıydı, kuyularında cinler yaşar mıydı, bir kadın işe
uğurladığı kocasına el sallar mıydı, yaşlı bir adam henüz gün ağarırken
çiçeklere su verir miydi, dut ağaçlarının dallarına salıncaklar kurulur muydu.
Bütün bunları ne bilen vardı, ne de bir duyan....
Köyden
ayrılmak zorunda kalanlar sadece ölümlerinde toplanırdı.. Anneler, babalar,
dedeler, amcalar, teyzeler mahallenin yakınlarındaki bir mezarlığa
gömülüydü...Burası belki kentin en büyüleyici mezarlığıydı... Surların tam
dibindeydi...Denizden esen rüzgarla kıpırdanan selvilerin arasından görünen ve
insana nedense hep bir dere hissi veren boğaz suları, Arnavutköy burnunda
ansızın beliren bir şilep, gırgırları ısrarla takip eden martılar, karşı
kıyıdaki bir yalının camlarında arada bir menevişlenip sönen akşam güneşi,
mezarlığı bir rüyaya dönüştürürdü... Yeni zenginler, sokaklarını, hazirelerini,
türbelerini, çeşmelerini, bağlarını, bahçelerini, bostanlarını, kıyılarını
hepsinin ötesinde de bütün çocukluk hatıralarını almışlardı ama mezarlıklarını
ele geçirmeyi başaramamışlardı....
Cenazeleri
olduğunda önce kıyıdaki iki katlı bir caminin avlusunda toplanırlardı. Padişah
surlar inşa edilirken bu küçük ahşap camiyi tam denizin kıyısına
yaptırmıştı.Şimdi alt katta, yazları çay bahçesine çevrilen bir büfe, iki de
antikacı dükkanı vardı... Büfe sahibi köye yeni yerleşenlerdi...Kıyıda el
arabasıyla sütlü mısır, koz helva satıp balıkçılara yardım ederken işlerini
büyütmüş. Vakıf idaresinden caminin altındaki bu büfe yerini kiralayıp, zamanla
genişleterek bir çay bahçesine dönüştürmüştü... Şimdi camiinin musalla taşı
masaların arasında kalıyordu...Büfeci mermeri beyaz bir örtüyle saklamış,
üzerine kocaman bir vazo yerleştirmişti. Boğaz köyüne dışardan ilk kez gelen
biri , o beyaz örtünün, renk renk çiçeklerin, aslında bir musalla taşını
gizlediğini hayal bile edemezdi.
Doğduğu
mahalleden ayrılmak zorunda kalanlardan biri de Aliydi... İlk bakışta genç mi,
yaşlı mı olduğu kolay kolay anlaşılamayan, çelimsiz vücutlu, yaşadığı acı her
ne olursa olsun gülümseyebilme yeteneğini geliştirmiş bir adamdı... Yaşlı
annesi gece ansızın ölünce Ali, ertesi gün cenaze işlemleri için eski köylerine
gitti... Bir ilkyaz sabahıydı.... Hava iyiden iyiye ısınmıştı.... Ali önce
caminin hocasıyla konuştu sonra da aşağı avluya, daha doğrusu çay bahçesine
indi... Saatin henüz erken olmasına rağmen müşteriler masaların yarısını
doldurmuş, garsonlar ellerinde kocaman tepsiler, semaverlerle koşturmaktaydı.
.Günün ilk çayını içen büfeci, Ali'den bugün bir cenaze geleceğini, öğle
namazından sonra kaldırılacağını işitince irkildi, bütün neşesi kaçıverdi..
Niçin
kışın ölmezdi bunlar, yağmurların alabildiğine yağdığı, tipiden karşı kıyıların
görünmediği, rüzgarın kudururcasına estiği, fırtınadan ağaç dallarının
kırıldığı, çay bahçesinin kapalı olduğu zamanlar değil de güzel bir bahar
gününde cenazeleriyle gelirlerdi..Yılın neredeyse ilk güneşli ve ılık tatil
günüydü.. Öğle vakti masaları, hasır iskemleleri toparlayıp, bir kenara yığmak,
avluyu boşaltmak, musalla taşının örtüsünü kaldırmak gerekti...Bütün bunları
düşünmek büfe sahibini dertlendirmiş, sinirinden her zamanki gibi midesi
sancımaya başlamıştı..
"
Merak etmeyin " dedi büfeci, öğlen güneşiyle daha da ısınacak havayı,
sahilleri dolduracak insanları aklına getirmemeye çalışarak " cenazeniz
geldiğinde hazır olur burası "
Öğle
vakti kentin uzak mahallerinden gelen köyün gerçek sahipleri caminin avlusunda
toplanmaya başlamıştı. Hepsi de her cenazede yaşanan ve aynı biçimde
tekrarlanan bu hüzünlü oyunu iyi biliyordu...Yaz aylarında Hoca elinden geldiği
ölçüde çabuk cenaze namazını kıldırır, duasını bitirir, tabutu hızla mezarlığa
doğru yola çıkartırdı.. Cenazeye katılanlardan hiç birinin, namaz bitimi köyün
içlerindeki o gölgeli, çiçek kokulu sokaklarda gezinmeye, artık mumları
yanmayan türbelere gidip hatıralarıyla yüzleşmeye gücü yoktu. Bir masal yaşanmış
ve bitmişti...Köyün iskelesi çoktan beri lüks bir lokanta olarak
kullanılmaktaydı...Fırınları, kasapları, sabahçı kahveleri, manavları,
bakkalları, terzi dükkanları, vapurları, sokakları ne varsa hepsi
değişmişti...Şimdi tek istedikleri , cenazenin bir önce kaldırılması ve bu
anılarla dolu, artık tanımadıkları eski mahallelerinden, buldukları ilk
vasıtayla kaçıp gitmekti.
Ali
en ön saftaydı. Annesinin tabutuna elini dokunsa, değecekmişçesine yakındı.
Namazını bitiren eski köy ahalisi, avluda aceleci adımlarla birikiyordu. Annesi
ne severdi bu tarihi, ahşap camiyi...Ramazan geceleri arka karanlık
sokaklardan, o hep kendisinin taşıması için annesine yalvardığı mum feneriyle
camiye gelişlerini hatırladı, sonra kıvrık burunlu, geniş karınlı, iki çifte kürekli
kayıkların bağlandığı kıyılarda annesiyle yaptıkları uzun yürüyüşler geldi
aklına..Bütün bunlar bir rüya olmalıydı. Boğazın tepeleri arasında bir vapur
düdüğü yankılanırken hoca tabutun başında yerini aldı. Ali, büfeci ile hocanın
bir an bakıştıklarını , aralarında çok kısa bir süre belli belirsiz bir ışığın
aktığını farketti... Büfenin loşluğuna gizlenmiş ufak tefek bir bir garson,
dikkatini hocanın hemen bitireceği duaya yöneltmiş, elinde musalla taşını
gizleyeceği beyaz örtü ve içi kır çiçekleriyle dolu kocaman bir vazo ile
tetikte beklemekteydi....