|
1950'li yıllarda
Rumelihisarı tam bir cennet idi. Rahmetli dedemle tramvayların son durağı olan
Bebek'e kadar yürür ve tramvaya biner Eminönü'ne Mısır Çarşısı'na giderdik. O
zamanlar evin aylık ihtiyacı toptan alınır ve evdeki kiler denilen ayrı ufak
bir odaya konurdu.
Buzdolapları yoktu, onun
yerine teldolap denilen, etrafı incecik tellerle çevrili, duvara asılmış
dolaplar kullanırdık. Tuhaf ama bu dolaplarda peynirler, yemekler bozulmadan
günlerce kalırdı.
Sabahları omuzundaki
sopaya asılı 2 sepetle ekmekçimiz Hamdi gelir, gazete de satardı. Terkos
içilebildiği halde iyi su denilen içme suyumuz kayık-motorla Çubukludan
gelirdi. Rahmetli Gümüş amca sırtında damacanaları yokuştan evlerimize kadar
çıkarırdı. Gündüz atlı sebzeciler, meyveciler, kolundaki sepetlerle balıkçılar,
işporta tablasında taksitle satış yapan manifaturacılar evlere servis yapar,
akşamları bunların yerini yoğurtçu ve bozacılar alırdı.
Kömür karne ile
satılırdı. Karnelerimizi rahmetli Hikmet ağabeye (Çokşen) verirdik. O, bizim
adımıza Kuruçeşmede sıraya girer, kömürümüzü alıp kamyonuyla getirir ve evin
önüne dökerdi.
Gün boyunca iskele işler,
vapurun biri gidip biri gelirdi. Halk işine çoğunlukla vapurla gider gelirdi.
Talebeliğimizde biz de vapuru tercih ederdik. Sonradan bir talebe otobüsü
kondu. Evlerin hemen hepsinin balkonu deniz görürdü. Bazı geceler bir veya
birkaç vapur iskelede yatardı. Balkondan vapurları, şilepleri ve tankerleri
büyük bir zevk ile seyreder, geçen gemilerin isimlerini, bandıralarını
(limanları) ve ülkelerini bir deftere yazardım. Karadenize giden bir gemi
birkaç gün sonra dönerdi. Bu günleri hesaplayıp heyecanla geminin dönüşünü
beklerdim.
Bir sabah uyandığımda
Tuna nehrinden kopup gelen buzları şaşkınlıkla gördüm. Herkes balkonlara doldu.
Denizin üzeri minik aysberglerle tamamen kaplanmıştı. Günlerce öylece kaldılar.
Çok kişi buzların üzerine bayrak dikip kayık gibi kullanarak karşıdan karşıya
geçti.
Çocukluğumda dedemle bir
oyun oynardık. Sahil yolundan geçen arabalarla yarışma yapardık. Sağ taraftan
gelen arabalar benim sol taraftan gelenler dedemin olurdu. 10 arabayı
tamamlayan yarışı kazanırdı. İnanın 10 arabanın geçmesi en az 30 dakika alırdı,
o kadar az araba vardı. Otobüs ve kamyon dışında dolmuşlar vardı, istenirse
bunları taksi olarak kiralardınız.
Akşamları her evin
balkonunda çay sohbetleri yapılır, balkonlardan çın çın kahkahalar yükselirdi.
Lemi beyin evinden keman sesleri gelir, Rumelihisarında hemen herkesin
öğretmenliğini yapmış olan rahmetli Cevriye hocanımın kızı Lerzan ablanın
kahkahalarına karışırdı. Gece 20:00 oldu mu hemen herkes uykuya çekilirdi.
Sabahları da gün doğmadan kalkılır, mutlaka mükellef bir kahvaltı yapılırdı.
Babam o zamanın yoksul sınıfından sayılan subay sınıfındandı. Buna rağmen
kahvaltıdan beyaz ve kaşar peynir, bir kaç cins reçel, bal, yumurta, kaymak,
salam, pastırma ve sucuk eksik olmazdı. Çoğunlukla balık ve tavuk yenir,
kırmızı ete pek rağbet edilmezdi. Sebze ve meyveler sofranın baş köşesinde
mutlaka olurdu. Halkın çoğu balığını kendi tutar, çirozunu ve lakerdasını kendi
yapardı. Çapa'ların yalısından Saray'ın önüne kadar olan sahil elinde
kamışlarıyla istavrit tutan halkla dolardı. Uygun adım yürüyen askerler gibi
aynı ritim ile kamışlar soldan sağa çekilir aynı anda havaya kaldırılıp sol
taraftan tekrar denize bırakılırdı. İri sarı kanatlı mart istavritleri,
menevişli izmaritler hemen her akşam sofraları süsler, evlerden mis gibi
kızarmış balık kokuları yayılırdı.
Bazı sabahlar dedem
balığa beni de götürürdü. O gün bayram ederdim. Sabah 04:00'da denize
açılırdık. Tam bir sükûnet içinde olan ortamı, küreklerin suya dalarken
çıkardığı hafif "şıft" sesleri ve su yüzeyinde atlayan istavritlerin
şıkırtısı bozardı. Bebek koyuna kadar kadar gider, fenerin biraz açığında
çapari ile hakiki uskumru tutardık. (Uskumrunun gözleri küçük ve eti lezzetli
olur. Şimdilerde kolyozları uskumru diye satıyorlar.) Öğlene doğru karşı kıyıya
geçer, Göksu deresinin içinde bir ağaca sandalı bağlardık. Dedem mangalı yakar,
uskumrulardan 6-8 tanesini ızgara yapardı. Yanına bir salata, üstüne de bir
kavun yedikten sonra gölgedeki sandalda biraz uyurduk. Akşam üzeri dereden
çıkar, Anadoluhisarı-Kanlıca arasında çapari yapardık. Ben izmarit, dedem de
akşam için yem olsun diye istavrit tutardı. Hava kararınca lüks yakıp Kanlıca
koyuna giderdik. Orada sabaha kadar lüfere yatardık. Sabah olunca tekrar
Rumelihisarına kale önüne gelir ve zokalı oltayla iskorpit tutardık. Balıkları
livardan tenekelere alır ve eve yollanırdık.
Bazı günler, karşı
komşumuz Yegâne hanımlara (Nur içinde yatsın) misafirliğe giderdik. Büyük ve
meyva ağaçları ile dolu bahçelerinde oynardım. Evlatlıkları Fatma abla bana
incir toplar, oğlu Reha bey (Allah rahmet eylesin), okumam için kitap verirdi.
Kimya zevkini bana aşılayan Reha Taylan ağabeyimizdir.
Hafta sonları toplanıp
Küçük Çiftlik Parkı, Cumhuriyet Gazinosu veya Kristal Gazinosu'na Türk musikisi
dinlemeye giderdik. Müzeyyen Senar, Sabite Tur Gülerman, Perihan Altındağ, Zeki
Müren, Hamiyet Yüceses gerçekten sanatı icra eden sanatçılardı. Notaların tam
hakkı verilir ve besteye sadık kalınırdı. Ağırbaşlı ve vakur insanlardı.
Şimdikiler söylerken besteyi, hatta güfteyi değiştirip şımarıklık ediyorlar.
Bazı akşamlar sandala
binip Bebek Belediye Gazinosu'nun önüne giderdik. Gazino içindeki müşteri
kadar, denizde sandal olurdu. Gençler, Gönül Yazar'ı çok severdik. Taş bebek
kadar güzelliği yanında altın gibi bir kalbi vardı. Bizleri kırmaz, istek
parçalarımızı okurdu.
O devrin zenginleri,
şimdikiler gibi sonradan görme değildi. Zengin ailenin çocuğu da sokakta
bizimle oynar, annesi ona bir avuç yemiş verirse bizlere de verirdi. İnsanlar
birbirlerini sever, akşamları komşuluğa gider, sabah kahvaltıları bahçe ve
balkonlarda birlikte yapılırdı. Karşı karşıya gelen iki insanın selamlaşmamaları
ayıp sayılırdı.
Geceleri balkondaki
şezlongda uyumayı çok severdim. Yıldızları, havayı tarayan ışıldakları ve gece
karanlığında ışıl ışıl geçen gemileri seyrederek uyuya kalırdım. Bu açık hava
ve özgürlüğe düşkünlük Rumelihisarının doğasından gelir.
Soner Benli
|