| Boğaziçi, Yalılar, Anılar |
|
Bir aile yaşamı, belirli bir "karakter" yoğurabilir, biçimlendirebilir mi? Az
rastlanacak türden bir kişiliğin temsilcisi bir "yazar" ve öylesi "özgün" bir
yapıt ortaya çıkarabilir mi? Mahmut Celâlettin'in Paris'te iki yıl kaldıktan sonra yurda dönüşünde yayın yaşamına katıldığı, Hazine-i evrak isimli bir yazın dergisi yayımladığı bilinmekte. Bu dergide, Tanzimat'ın üç önemli ismi yazı yazmış: Abdülhak Hamit, Ziya Paşa ve Recaizade Ekrem. Bir de, büyüklerin yanı sıra daha genç bir yeteneğin imzası var: Halit Ziya Uşaklıgil! Mahmut Bey, aynı zamanda bu yazar çevresiyle yakın dostluk ilişkilerine de sahip. Onlarla oturup kalkmış ve çocuğuna da onların isimlerini veriyor. Ne var ki, savunduğu görüşler siyasal iktidarla ters düşünce, başkentten uzaklaştırılıyor. Bir daha gelememecesine önce Cezayir'e, sonra da Lübnan'a gönderiliyor. Beyrut Millî Eğitim Müdürü olarak.
Bu pembe sürgün, evlilikten birkaç yıl sonraya denk düşmekte.
Böylece, çocuk Hisar, anne-egemen bir çevrede, daha çok yalı çalışanlarıyla
(dadılar, kalfalar, bacılar, hizmetçiler, ağalar, uşaklar, seyisler) bir arada
-ama, yalnız- büyür. Bu arada, yaşamının dramatik sayılacak bir kırılma noktası daha gerçekleşir ve genç Abdülhak Şinasi Galatasaray'dayken annesiyle babası ayrılırlar. Böylece, ailenin fiili uzaklığı hukuksal parçalanmışlıkla bütünlenir. Artık artakalan aile, yalnızca bir "Rumelihisarı Yalısı Topluluğu"na indirgenmiş olur. Bu durum, kuşkusuz, yadsınamaz biçimde Küçük Hisar'ın yalnızlığını da daha bir kat pekiştirir. Zaten, Galatasaray'da da yatılı olarak okumaktadır. Dolayısıyla, o yıllarda, vapurla hafta sonu eve dönüşlerinden aldığı tat -bu yolculuğa verdiği önem- başlıbaşına dikkat çekici; kendisi de "Galatasaray'ın haftalık, bayramlık veya senelik tatillerinde, eve dönmek için bindiği akşam vapurlarının Köprü'den kalkmaya hazırlandıkları, kalktıkları saniyeleri, Boğaziçi zamanları içinde en çok lezzetle hatırladığı anlar" olarak anmakta. "Hava, ziya (ışık) ve sular öyle munis ve öyle güzeldi ki, bu şirket (Şirket-i Hayriye) vapurunun hizmet için gündelik kalkışı en hisli bir seyahate atılışa, en şerefli bir zafere doğru gidişe benzerdi (Boğaziçi Yalıları, s. 58-59).
"Boğaziçi vapurlarının o kalkışları, (...) kalbımın mahfazasına girmiş en
kıymetli zamanlardan olmuştur." Çünkü eve, yakınlara ve sevilenlere bir dönüşün
simgesidir o dakikalar!.. Böylece yalının, ailenin kalan bireyleri arasındaki bütünlüğü sağlayan özel "çimento" görevi gördüğünü söylemek abartma sayılmaz. Sonunda, yani 1918 tarihinde, Rumelihisarı Yalısı'nın yanışı, birliği sağlayan son öğeyi de bir bakıma ortadan kaldırmış oluyor. Ana-oğul, Nişantaşı'na taşınıyorlar. Bebek'ten Hisar'a doğru giden yol üstündeki eğimli arazide yer almış olan yalı, denizden üç kat karadansa iki kat olarak görülüyormuş. Daha sonra, yanan yalının arasından da yol geçirilir. Bu arada ikinci bir yangının, süregiden yalı yaşamına yeni bir darbe daha vurduğu görülür. O da, bitişikteki komşu Şair Nigâr Hanım'ın boyanmaya boyanmaya zaman içinde kararmış olan yalısının yanışı (1922). A. Ş. Hisar'ın o yalıya emanet edilmiş notları, kitapları ve ilk şiirleri de -yaşanmış ortak tatlarla birlikte- yangında yok oluyor. Boğaziçi'nden kopuşa yol açan bir başka üzücü olay da, Kanlıca'da bulunan Hisar'ın Büyük Yengesi'nin oturduğu yalının yıkılması. Geçmişte oraya, ya Anadoluhisarı'ndan ya da Kanlıca iskelesinden -"zikzak vapurlarından çıktan sonra"- ulaşılırmış. Demek ki, iki Boğaz köyü arasında; belki de, tam Körfez'de (Bahaî Körfezi'nde). Bu arada eski bir mezarlık önünden, "uhrevi, son derece hüzünlü ve dokunaklı bir yoldan geçtiklerini" söyler, anılarında. Kimi kez de, elbet yangınlardan önce, Rumelihisarı'ndan kayıkla geldikleri bile olurmuş.
"Bu yalı, boynunu denize uzatmış bakan ve için için bekleyen" bir konuma
sahipmiş. Hem unutmamalı ki, Hisar'ın gözünde "yalı"nın anlamı, değeri bambaşka: "Yalı", diyor, "bence ailemin mevcudiyeti, şefkati, muhabbeti, iklimi kabul edilecek bir kucaktı. Bir şiir kovanı, bir ruh gibiydi. Bütün yalıyı öyle bilirdim ki, bir kapısından girer girmez vücudum ve ruhumla onun kucaklaştığını ve beni tamamladığını duyardım." Bu ve benzeri satırlardan, yazarın ailece yaşadıkları "yalı"yı bir çeşit "insan varlığı" gibi algılamakta, benimsemekte olduğu sonucu çıkıyor. Belki, daha da fazlası!..
Kaldı ki, Abdülhak Şinasi'ye göre, "Rumelihisarı, hayatında duymuş olduğu
musikilerin ilk kaynağı! O halde, yazarın içinde doğduğu bu yalı için başka ne
söyleyeceğini beklemeli? "Çünkü ondaki içliliği ve alınganlığı ne çağdaşlarımda, ne de benden evvelkilerin hiçbirinde görmemişimdir. Ahmet Haşim (...) bile, Abdülhak Şinasi'nin yanında bana çok defa tahammüllü bir insan tesiri yapardı." "Hem Abdülhak Şinasi bir kere birine kızdı veya gücendi mi, bu, artık yıllarca sürer giderdi." Açık ki, bu nedenle de akraba, dost ve akran olarak düşüp kalktığı kimselerle bile kendi arasında aşılması güç bir "resmilik kordonu" koyarmış. Karaosmanoğlu'na göre, bundan amacı, olası bir sataşmaya karşı varlığını korumak! Dahası, kendisinden küçük kardeşine bile "sen" değil, "siz" diyor. Böyle bir konuşmaya hem Süleyman Nazif hem Yakup Kadri birlikte tanık oluyorlar. Öte yandan bu tanıklığa, Tanpınar'ın sözcüklerini de eklemek olası: "Kibar, çekingen, idaresi güç denecek derecede nazik, titiz ve o kertede de alıngan!" Evlenmeyişi bile, belki kendi kişiliğini iyi tanıyor oluşundan kaynaklanabilir; belki çocuk sahibi olmayı istemeyişinden ya da mutsuz bir çocukluk yaşamına kendi çocuğunu/çocuklarını mahkûm etmeyi uygun bulmayışından da olabilir. Dolayısıyla, ilk romanı Fahim Bey ve Biz'i baskıya vermek konusunda -üstelik, yazar o sırada elli yaşını aşmış bulunuyor- bile, "büyük kararsızlıklar içinde kalır, bunalımlar geçirir. Neredeyse vazgeçme noktasına kadar gelir. Üstelik bu romanı, ertesi yıl, "CHP Hikâye ve Roman Ödülü (Üçüncülüğü)" kazanmasına karşın, tüm kırklı yıllar boyunca, hepi topu ancak iki kitap daha yayımlar. Biri, Çamlıca'daki Eniştemiz romanı, öbürü de Boğaziçi Mektupları isimli anı-denemeler! Hem her ikisi de, ödülün getirdiği olumlu hava içinde ve aynı yılda. Buradan da, kitapların daha önceden "dosya" olarak hazır olduğu anlaşılmakta.
Böylece, bu üç yapıt, savaş yılları içinde ve o Ankara'dayken yayımlanıyor.
Ayrıca, romanları da, konuşmanın olmadığı kendine özgü birtakım düzyazılar. Kuşkusuz, maddi zorunluluklardan, sonra yaşamın en gündelik gerçekliklerinden ve çoğu kez de aldatıcı dış görünüşünden bir ölçüde sıyrıldıktan sonra, onun için geriye kalan "geçmiş"e sığınmak ve "geçmiş"i "bugün" gibi yaşamak oluyor. Böyle bir dönüşüm sürecinde kendisine örnek aldığı kişiler de Chateaubriand, Barrès, Proust gibi Fransız düzyazı ustaları, ister istemez.
Anılarına konu oluşturan malzeme de -yalılar, köşkler, konaklar, onları saran
bitki örtüsü, yapıların mimarileri; yaşanan mevsimler, mehtaplı geceler, akşam
gezintileri, Boğaziçi'nin çözülüş ve çöküş tablosu- hep birer yaşayan kişilik
gibi ele alınarak içe dönük bir biçimde işlenmiş. Aynı zamanda birer "şair"
saydığı Fransız üstatların, diyor Abdülhak Şinasi Hisar, "en vecd verici
sahifelerinde hep bu kapıları harice kapanmış, kendi hülyasının zevkine varan
âlemi, (...) kendi şiirini yaşamakta haz bulan tabiatı fıtratı buluyordum." Yazılarında Osmanlı soylularını, onların son döneme rastlayan durgun ve sınırlı serüvenlerini anlattı. Aynı zamanda, geçmişe özlemi de ön plana çıkarıyordu. Bunun için de, en etkili araç olarak -en yakından tanıdığı, tanık olduğu- yalı ve deniz yaşamını, bu dünyanın ayrıntılarını denemelerine eksen olarak seçti. Ya da, kendisine özgü deyişle, "Boğaziçi Uygarlığı"nı. Böylece, amacı, sanki doğrudan doğruya varlığının ve varoluş nedeninin bile önüne geçiyordu: "Kendime, sıhhatime, menfaatime bir yabancı kadar kayıtsız, mazime abanmış gidiyorum." Ayrıca, yazılarının ortaya koyduğu üslup titizliği de, genelde gene Fransız sanatçılarından kendisine geçme. Her şeyden sonra, böylesi bir geçmişe sığınma içgüdüsüne, kim bilir, belki de, Jean-Jacques Rousseau gibi Abdülhak Şinasi Hisar'ın da uygarlık ilerledikçe insanların rahatının kaçtığına inanmış olması bile rol oynamış olabilir. Bu arada, 2005'in ikinci ayında ilk kez bir bütün olarak yayımlanan Geçmiş Zaman Edipleri'nde işlenmiş her sanatçı tablosunun renkleri arasında, yine -birebir ölçekte- yazarın kendisine rastlanır. Resmin gölgelerinde ve satır aralarında. İlk romanın ardından, Boğaziçi Mehtapları'nı yayınlar. Doğrudan kendisinin de dile getirdiği gibi, "Mehtaplar'a ayrı sevgi duyuyor." Aynı çizgiyi izleyen Yalılar ve Köşkler, onun İstanbul'da oturduğu üçgeni yansıtmakta: Boğaziçi, Adalar ve Çamlıca! Ardından da, geçmiş zaman mahalleleri! Sözü edilen "anılar"ın hepsi, Abdülhak Şinasi Hisar ekseni çevresinde döner. Romanları için bile, "Fahim Bey, Ali Nizamî Bey ve hattâ Çamlıca'daki Enişte dahi benim!" diyen kendisi değil mi? Bir süre Ada'daki köşkte oturuyorlar; bir süre de, Çamlıca'da kiralanmış köşkte. Öteki Tanzimatçılar gibi Hisar da Çamlıca'yı çok sevmekte. Bir örnek vermek gerekse, Abdülhak Hamit'in kızkardeşi Mihrünnisa Hanım'ın köşkü bile Küçük Çamlıca'da.
Ne var ki, gerek Boğaziçi Mehtapları gerekse Yalılar ve Köşkler, Proust'un kimi
yapıtları gibi "bir rapor havasıyla yazılmış" değil! Tersine, bir çocuğun
geçmişine bakışı ve onu anımsayış öyküsü biçiminde dile getirilen kimi anılar
için, "Bir çocuğun bunları görmesi, duyması, düşünmesi mümkün müdür?" dememek
gerekir. Doğrudan yazarın düşüncesine göre, "Çocuk daima bir bütündür. Birer
tohum halinde her şeyi görür, duyar, düşünür. Ruhuna ve hâfızasına serpilen bu
tohumlar, onda zamanla çiçeklerini açar ve meyvelerini verir. Gördüğünün
anlamı, kendisine, belki senelerden sonra varır!" Uğur Kökden |